Arşiv | Kasım, 2011

Yeni ‘Güneş’: Tolga Zengin

Fatih Terim ona “Dasaev” diye sesleniyor; o ise, Şampiyonlar Ligi’nde kariyerinin en parlak günlerini yaşarken “Şenol Güneş olmayı” hayal ediyor. (HaberVesaire – 26.11.2011)

Şampiyonlar Ligi’nde beklenenin üzerinde başarı elde Trabzonspor, bir sonraki tura çıkma şansını koruyor. Çarşamba akşamı Avni Aker’de “maçın adamı” Arjantinli orta saha oyuncusu Gustavo Colman seçilse de, İnter’le yapılan iki karşılaşmada da kaleciTolga Zengin’in performansı da göz ardı edilemez.

Futbola Trabzon’un en eski kulüplerinden Trabzon İdmanocağı’nda başlayan Zengin, 10 Ekim 1983, Artvin, Hopa doğumlu. Kaleci olmasaydı öğretmen olmak istediğini söyleyen başarılı isim 15 yaşına geldiğinde şehrin Süper Lig’deki temsilcisi Trabzonspor tarafından keşfedilip kulübün altyapısına katıldı. Aynı yıl milli takım formasını ilk kez sırtına geçirdi ve  2006’ya dek 29 kez giydi. 12 Nisan 2006’da Azerbaycan’la yapılan özel maç için ilk kez Fatih Terim tarafından A takıma çağrıldı ve 90 dakika sahada kaldı.

İlk maçta dört gol

1998’de katıldığı Trabzonspor’un kalesini ise Süper Lig’de ilk kez 2 Ekim 2005’de Galatasaray karşısında, hem de Ali Sami Yen’de korudu. O karşılaşmada, çalkantılı bir süreçten geçen Karadeniz ekibinin başında sadece bir maçlığına görev yapan Orhan Çıkrıkçı vardı.  Ve Tolga Zengin kalesinde 4 gol birden görmüştü. Maçı tribünden izleyen biri olarak genç kaleci için, “Yarın manşetlerde yine genç bir kaleciyi harcayacağız” diye geçirmiştim içimden. Ancak Çıkrıkçı’nın yerine getirilen Vahid Halilhodzic de ona sezon sonuna dek 10 maçta forma verdi. Takımın birinci kalecisi değildi ancak takip eden iki sezonda da sık sık ilk 11’de yer buldu.

Kendi takımında istikralı şekilde forma bulmamasına rağmen Euro 2008 kadrosuna alınması tartışmalara yol açmıştı. Hepsi bir yana, 2008 grup elemelerinde hiç bir maçta kadroya alınmamıştı. (Eleme maçlarında Türkiye’nin kalesi Hakan Arıkan, Orkun Uşak, Serkan Kırıntılı, Volkan Demirel ve Rüştü Reçber’e emanet edilmişti.) Nitekim turnuva boyunca da görev şansı bulamadı. (Almanya ile oynanan yarı final maçında sakat oyuncularımızın da çok olması nedeniyle üçüncü oyuncu değişikliği gerektiğinde orta saha ya da forvet olarak oynatılması konuşulmuştu.) Peki yukarıda sayılan isimler dururken neden Tolga Zengin tercih edilmişti? Rüştü Reçber, 2007’deYeniŞafak’taki röportajında bu soruyu şöyle cevaplamıştı:

Rüştü Reçber: “Halefim Tolga”

“Kaleci olarak yerime Tolga’yı düşünüyorum. Genç ve yetenekli biri. Ümit ediyorum çok daha iyi yerlere gelecek.” Aynı haberde Rüştü, Fatih Terim’in Tolga hakkında araştırma yaptığı da belirtmişti.

Turnuva dönüşü de parlak değildi Tolga için: Birinci kaleci olarak başladığı 2008/09 sezonunda, sekiz maçta 11 gol gördü kalesinde. Tony Sylva’nın transferiyle oturmaya başladığı kulübeden ise uzun süre kurtulamayacaktı. Ta ki, ekibinin yıllar sonra şampiyonluk mücadelesi verdiği 2010/11 sezonunda, kendisinden sonra gelerek takımın kalesini teslim alan Onur Kıvrak sakatlanana kadar… Tolga, Şenol Güneş döneminde ve yıllar sonra gelen bu şansı iyi değerlendirdi.

Trabzonspor, Tolga’nın kalede olduğu Şampiyonlar Ligi’ndeki ilk beş karşılaşmada 5 gol yedi. Bu sıradan bir istatistik gibi görülebilir. Ancak özellikle Inter’le oynanan iki maçtaki üstün performansı olmasa ne yenen gol sayısı bununla sınırlı kalır, ne de önemli bir başarı olarak nitelenen 5 puan toplanabilirdi.

Trabzon’da Şenol Güneş olmak 

Süper Lig kariyerine Galatasaray’dan 4 gol yiyerek başlayan Tolga, geldiği noktayı “Kötü bir başlangıç yaptım sonra çıkışa geçtim… Birden zirveye çıkmaktansa emin adımlarla çıkmak daha güzel” diye değerlendiriyor, Trabzon merkezli bir internet sitesine.

Fatih Terim’in ona eski Sovyet Rusya’nın efsane kalecisi Rinat Dasaev’in adıyla sesleniyordu. Bugün 28 yaşındaki Tolga, 2007’deki bir röpörtajda ise bu duruma alıştığını söylemişti. Dasaev, 70’lerin sonu ve 80’ler boyunca milli takım kalesini domine etmişti. Dasaev’in “akranı” Şenol Güneş ise, benzer bir başarıyı Türkiye hem de takımı adına gerçekleştirdi, ki onun ardından Trabzonspor formasını yıllar boyunca çıkarmayan bir kaleci gelmedi.

“Yeni Şenol Güneş”in en güncel adayı Tolga Zengin. Kendisi de hedefinin bu olduğunu doğruluyor.

İlk İnter maçının ardından adı Avrupa’nın önde gelen kulüpleriyle anılmıştı. Trabzonspor’un Şampiyonlar Ligi’nde bir sonraki tura çıkması ve Tolga’nın formunu sürdürmesi bu olasılığı güçlendirebilir. Ancak Türkiye’de kalması halinde kendisine koyduğu bu “yerel” hedef de hiç az değil.

(VA/GT)

Kategorisi 1-Futbol, İnceleme, Spor Toto Süper Lig, Trabzonspor, Türkiyeden Futbol0 Yorum

Hata Hiddink’te mi?

Beşinci dakikada direkten dönen top, Hırvatistan karşısında “mucizeci” ruhu çağırabilirdi, olmadı. Hata görevden alınması beklenen Hiddink’te mi? (HaberVesaire – 16.11-2011)

İstanbul’da yaşanan hezimetin ardından Zagrep deplasmanında Türkiye sekiz farklı oyuncuyla sahadaydı. Ay yıldızlı takımın bu kadar farklı oyuncuyla sahada olması mücadeleye hazırlık maçı havası katsa da etkili başladı. Ömer Toprak’ın ilk maçında daha 2. dakikada yarattığı gol tehlikesi yeni oluşuma hazır bir milli takımın işaretini verdi. Ve Hırvatistan’ın bize Türk Telekom Arena’da yaptığına Maksimir Stadı’nda karşılık verme ümidi de yarattı. Ardından gelişen atakta direkten dönen topu golle sonuçlandıramayan Kazım’ın pozisyonu da maç öncesi oluşan heyecansızlığımızı giderdi doğrusu.

İlk maçta kaleyi bulan ilk şutumuzu ikinci yarıda atabilmişken dünkü karşılaşmada 6 dakikada üç şut attık. İstanbul’daki şutsuzluğumuzu ruhsuzluğa bağlayabiliriz. Dünkü şut atma yetimiz de kaybedecek bir şeyimiz olmamasının getirisiydi. İlk 15 dakikada maçı tek kaleye çevirmiş olmamız da aynı nedenle açıklanabilir. Daha sonra maçı dengeledi Hırvatistan. Kimi tehlikeli ataklar geliştirseler de onlarda da ilk maçın getirdiği rahatlık skor elde etme isteklerini törpüleyen etkendi. Caner Erkin’in sol kanatta atak yönüyle etkisizliği de gol üretme konusundaki sıkıntılarımızdandı. İlk yarıyı en azından önde kapatabilmek, rakibimizle üç yıl önce Avrupa Kupası’nda oynadığımız “mucizeci” ruhu da çağırabilirdi belki.

30. dakikada oyuna giren Gökhan Töre’nin de katkısıyla ikinci yarıya biraz daha etkili başlayan takımımız atakta daha etkili olmaya başladı. Ancak uç oyuncularımızın yetenek konusundaki eksiklikleri skor üretkenliğimize engel oldu. 60’tan sonra Hırvatistan’ın geliştirdiği kontrataklarda hem takımca hem de bireysel olarak verdiğimiz defansif tepki sadece takımımızın geleceğine olumlu bir not olarak kayıtlara geçti ancak. Özellikle İsmail Köybaşı’nın sol kanatta rakip takımın en tecrübeli ismi Dario Srna’yı sahadan silecek derecedeki güzel oyunuyla bu takımın sol savunmacısı olması gerektiğini söyledi. Önem değeri yüksek bir mücadelede forma giyen Sinan Bolat’ın da performansı Rüştü sonrası yaşadığımız kaleci pozisyonundaki sıkıntılarımızı en 10 yıl bir kenara atabiliriz. İki ekibin de orta sahaları yorulunca karşılaşma karşılıklı kontra atak oyununa döndü. Maçın bu kimliğe bürünmesi Burak Yılmaz’ı aramamıza neden oldu. Yine de Gökhan Töre, Kazım, Serkan Balcı gibi hızlı oyuncularımızla bu fırsatları değerlendirmemiz gerekirdi. Yine de mücadeleyi beraberlikle tamamlamış olmak mühim.

Milli takımda hoca “değişikliği”

Gelelim önümüzdeki günlerin “hoca değişikliği” tartışmasına…
Hiddink de maç sonrası verdiği ropörtajda takımdan ayrılma ihtimalinin yüksek olduğunu kabul ediyor. Türkiye Futbol Federasyonu (TFF) tarafından doğrulanmamakla birlikte, kimilerine göre yeni teknik direktörün ismi de belli: Abdullah Avcı. Teknik direktör değişikliği ve bu “değişiklik” için isim önermek bu konuda söylenebileceklerin en kolayı. Ama sorun bu değil. Daha doğrusu sorun hep aynı: Sistemsizlik ve sabırsızlık.

TFF daha bir ay önce, sadece iki yıl önce göreve getirdiği Futbol Genel Direktörü Ersun Yanal’ı, mesaisinin karşılığını görmeyi bile beklemeden kovdu. Yanal A Milli Takım’ı çalıştırırken de aynı akıbeti yaşamış ve sözleşmesi dolmadan gönderilmişti. Şimdi yerine Gaziantepspor’dan geçen ay ayrılan Tolunay Kafkas getirildi. Gelgelelim Kafkas da, daha önce U-21 Milli Takımı’nı çalıştırmış ve ligin dayanılmaz cazibesine dayanamayarak bu görevden ayrılmıştı.

Ne tesadüf ki Kafkas’ın yerine de, dört yıldır U-17 Milli Takımı’ı çalıştıran meslektaşı Abdullah Ercan getirildi. Federasyonun henüz doğrulamadığı Abdullah Avcı da 2004-2006 arasında U-17 Milli Takımı’nın başındaydı. Avcı o tarihten itibaren İstanbul Büyükşehir Belediyespor’u çalıştırıyor. Görünen o ki mütevazı bir ekiple Süper Lig’in en istikrarlı takımını yaratan Avcı da “milli takımlar ve lig arasındaki teknik direktör maçına” davet ediliyor.

Sistemi kim bozuyor?

Karşımızdaki tablo şunu söylüyor: Genç takımlardan başlayarak bir sistem ve bu sisteme dayanan bir ulusal takım yaratma görevi verilen isimler ya görevlerinden alınıyor ya da “görev” tamamlanmadan ayrılmalarına göz yumuluyor. Fakat aynı isimler, bir süre sonra yarım kalan “sistemi” yaratmak üzere tekrar göreve çağırılıyor.

Dünyaca ünlü, “kariyeri başarılarla dolu” hocaların doygunluğunun takımımıza tepkisizlik olarak sirayet edişini Hiddink döneminde gördük. Yerli ya da yabancı, futbolumuzun başına cesur kararlar alabilecek, kadro düzeninde radikal kararlar alabilecek, risk alabilecek, takıma kazanma arzusunu tekrar aşılayabilecek isimler gelmeli. Ve yukarıdaki örnekler de görüldüğü üzere buna aday yeterince isme sahibiz. Ama aynı şekilde, süreklilik olmadığını zaman bu isimlerin tek başına çözüm getirmediğinin de bizzat tanığıyız.

Sizce hata Hiddink’te mi?

(VA/GT)

Kategorisi 1-Futbol, A Takım, Milli Takımlar, Yorumlar0 Yorum

“Saçmaladın Viktor”

Öztürk Pekin 22 Kasım 1994’te Lazio ile yapılan maçta kaleci Viktor’a selamlarını iletiyor: “Saçmaladın Viktor”

Kategorisi 6-EfektifpasTV0 Yorum

Ligimizin kalitesi

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Süper Lig’in tepesindeki takımların puan kayıpları Türkiye’deki futbolun kalitesiz olduğunu gösterir mi?
(HaberVesaire) 

Spor Toto Süper Lig’de geride kalan haftalar, oynanan futbolun kalitesizliği üzerine bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Puan tablosunda 20 puanı geçen tek takımın bulunmasının üzerinden ligin kalitesiz olduğunu söylemek kimi yorumculara göre doğru kimisine göre yanlış.

Şike soruşturması nedeniyle ertlenen ve bir ay geç başlayan Süper Lig’de oynanan futbol bir çok yorumcuyu ve izleyiciyi memnun etmiyor. Saha zeminlerinin kötülüğü, oyuncuların futbol yeteneği açısından yetersiz olduğu düşüncelerinin yanı sıra sıkıştırılmak zorunda kalan fikstür de bu kalitesizliğin etkenleri arasında gösteriliyor. Dokuz hafta sonra lig sıralamasında takımların puanlarının birbirine yakın oluşu da bu kalitesizliğin somut bir sonucu olarak öne sürülüyor.

Ligin kalitesi takımların topladığı puanlarla açıklanabilir mi? Bu soruyu ve sık maç oynamanın kaliteye etkisini üç yorumcudan cevaplamasını istedik.

Maç başı puana göre kalite 

Bugüne kadar 10 maç oynayan Fenerbahçe maç başına 2,1 puan, Galatasaray ve Manisaspor 1,8 ve Orduspor 1,7 puan topladı. Dokuz maç oynayan İstanbul Büyükşehir Belediyespor ve Beşiktaş 1,7 puan, Trabzonspor ise 1,6 puan aldı. Alp Ulagay’ın önerisine göre maç maçına toplanan bu puanlar ligin kalite standartlarının yükseğe yakın olduğunu gösteriyor.

Benzer istatistiği şu anda dünyanın en kaliteli ligi olarak gösterilen İspanya La Liga’ya uyguladığımızda 10 hafta sonunda ilk altıda yer alan takımlar Real Madrid (2,5), Barcelona (2,4), Levante (2,3), Valencia (2,1), Sevilla (1,7) ve Malaga (1,6) şeklinde sıralanıyor. İngiltere’de ise 10 hafta sonunda sıralama Manchester City (2,8), Manchester United (2,3), Newcastle United (2,2), Chelsea (1,9), Tottenham (2,1) ve Liverpool (1,8) şeklinde.

Son yıllardaki atağıyla, özellikle de seyir zevki olarak, İtalya Serie A’yı geride bırakan Almanya 1. Ligi’nde ise 11 hafta sonunda durum şöyle: Bayern Münih (2,2) , Schalke 04 (1,9), Borussia Dortmund, Werder Bremen ve Mönchengladbach (1,8), Stuttgart (1,6).

Futbolcuların yorumları da ligimizde kalite düzeyinin yüksek olduğunu işaret ediyor. Şu anda “süperliği” tartışılan ligimizin en kariyerli oyuncularından Trabzonsporlu Didier Zokara 3 Ekim’de verdiği bir ropörtajda aynen şöyle diyor:

“İngiltere ve İspanya liglerini bu tartışmada hep bir kenara koyarım. Ama geri kalan ligler içerisinde, Türkiye Ligi’ni Almanya Ligi ile aynı klasmanda sayabilirim. Fransa Ligi’nin Türkiye’den daha düşük bir düzeyde ve cazibe içinde oynandığını söyleyebilirim.” 

Beşiktaş’ta forma giyen yıldız isim Guti ise “Gelen futbolculardan sonra ligin kalitesi de her geçen gün artıyor. Türk futbolcusunun da kalitesi artıyor. İlerleyen zamanlarda Türk futbolu da Avrupa’daki çok önemli liglerin arasında olacaktır” sözleriyle bu konuyu farklı bir yönden yorumlarken tartışmaları arttırıyor.

Yorumcuların yaklaşımı, futbolcuların görüşü ile birleştiğinde sonuç olarak ligimizin kalite standartının yüksek bir seviyede olduğunu söylememiz mümkün. Ancak seyirci sayısı ve maçların yayınlandığı ülke sayısının bu “kaliteye” orantılı olarak artmaması hala alacak yolumuz olduğunu gösteriyor. Yayıncı kuruluş, Türkiye Futbol Federasyonu ve bilet fiyatlarını belirleyen kulüpler de kendilerini düşen görevleri titizlikle yaparlarsa seyir zevki yüksek ve marka değeri artma eğilimi göstermeye başlayacak bir lige daha hızlı kavuşabiliriz.

Alp Ulagay (Hürriyet) : “Takımların arası açılmış ise o lig kalitesizdir” 

Ben bir ligin kalitesini ölçmek için takımların hafta başına aldığı ortalama puana bakıyorum. Ligin üstündekiler ortalama 2 puan, altındakiler 1 puan almış mı? Benim kriterim bu. Bir takım 10 haftanın ardından hafta başına 2 puan almışsa çok iyi. Alttaki takımların haftalık puan ortalaması 1’in altındaysa o takım ve lig kötüdür.Takımlar arasındaki puan açıklığı çoksa bu o ligin kalitesizliğini gösterir.

İspanya La Liga’da dipteki bir çok takımın ortalaması 1 puanı bile bulmuyor. Bu da tam olarak çekişmenin yüksek olduğunu gösterir. Sık maç yapmak daha önce bu tempoya alışkın olmayan bir ligin kalitesini etkileyebilir. İngiltere aşağı yukarı 50 yıldır böyle bir tempoda oynuyor. Ama bir sorun gözükmüyor. Türkiye’de ise bu kadar sık tempoya alışık mıyız? Çok değiliz sanırım. Lig başındaki takvimde yaşanan bozulma sonrası fiziki yüklenmelerin yetersiz kalmış olması da buna etken olabilir.

Hilmi Türkay (Cumhuriyet) : “Puan tablosuyla kalitesizlik kanıtlanmaz” 
Puan tablosu ligin kalitesiz olduğunu kanıtlamaz. Yeni takımların gelmesi lige ayrı bir renk kattı. Hepsi olağanüstü oynuyorlar. Orduspor geçen haftayı üçüncü sırada tamamladı. Şu anda da ilk beşin ensesinde altıncı sıradalar. Ayrıca Samsunspor ve Mersin İdman Yurdu da kıran kırana maçlar çıkartıyorlar.Çok sık maça çıkmak gibi bir durumla daha önce karşılaşmamıştık. Biraz da olsa kaliteyi düşürüyor. Sakatlıklar, yorgunluklar oluyor. Tribünler de ekonomik nedenlerle yeterince dolamıyor. Eğer böyle devam edilecekse de buna alışmalıyız. Fenerbahçe’nin performansı bende hayret uyandırdı. Mersin İdman Yurdu, Fenerbahçe ve Sivasspor’un küme düşeceği konuşuluyor. Bu çoktan kesinleştiyse, ki öyle yazılıyor, ben bundan sonra Fenerbahçe’yi yazmayacağım demiştim. Ama tam tersine oldu, camia birleşti. Kafalar karışıkken ne olacağı belli değilken futbolcuların bu oyunu takdire şayan.

Ali Ece (TRT, Tivibu) : “Kalite olsaydı Avrupa maçlarına yansırdı”
Ligin kalitesiz olduğunu anlamak için puan tablosuna bakmaya gerek yok. Kalite olsaydı bu kalite takımlarımızın Avrupa maçlarında performanslarına yansırdı. Kalitenin arttığı dönemde Avrupa’da başarılı olduk. Gerçekten kalitesi artan bir lig varsa o da Almanya’dır. Son 141 maçtır Bayern Münih’in hem içeride hem de dışarıdaki maçlarında bilet tükeniyor. Geçen sezon küme düşen Eintracht Frankfurt ortalama 47 bin 365 kişiye oynadı. Bir ligin kalitesi ayrıca izlendiği kadardır. Bizde ise maçlar dolmuyor. Çünkü bilet fiyatları toplumun ekonomik gerçeklerine uygun değil. Fiyatlar oynanan futbola göre kazık.İki günde bir maç olağan sebeplerden ötürü yapılsaydı anlaşılabilirdi.

Herkes ilk açıklanan tarihe göre lige hazırlandı ama geç başlandı. Bu da yorgunluk ve sakatlıklara sebep oluyor. Marka değeri gerçekten yüksek liglerde ağustostan mayısa kadar her maçın tarihi belli olur ve hiç değişmez.

Şampiyonlar Ligi ve Avrupa Ligi’nin oynandığı günler lig maçı koymak, hele derbi koymak, hem oyunun asıl sahibi taraftara büyük haksızlık hem de UEFA talimatlarına aykırı. 2010’da UEFA kendisine üye tüm federasyonlara bu günlere lig maçı koymama talimatı yolladı, herkes de kabul etti. İşlerine geldiğinde UEFA arkasına saklanıyorlar, işlerine gelmediğinde UEFA’nın arkasından dolaşmaya çalışıyorlar. Sık maç olmalı ama olağan şartlar içinde bu durum değişmeli. Fikstür ne zaman açıklandıysa sonrasında değişiklik olmamalı. Böylece de herkes kendini ona göre hazırlar. Böyle olmazsa durumlar farklılaşır, bilgisayarda “mavi ekranla” karşılaşırız.

Kategorisi 0-Özel Dosyalar, İnceleme0 Yorum

Kortların yeni çığlığı: Petra Kvitova

 

Maria Sharapova’yı ikinci sıradan indiren Petra Kvitova’nın önümüzdeki yıl yine İstanbul’da oynanacak turnuvaya ilk sırada katılması sürpriz olmayacak (HaberVesaire)

İstanbul’da düzenlenen Kadınlar Tenis Birliği (Women’s Tenis Association –WTA) Sezon Sonu Şampiyonası’nda ipi Çek Petra Kvitova (21) gögüsledi. Kvitova, sadece dünya sıralamasında ilk sekiz sırada yer alan sporcuların çağrıldığı turnuvanın finalinde Belaruslu Victoria Azarenka’yı 2-1’le geçerek kupaya ulaştı. Bu yıl altı turnuvada birincilik elde eden Çek tenisci, böylelikle dünya sıralamasında da ikinci sıraya yükseldi.
Kvitova’nın tenisin zirvesine uzanan hikâyesi, II. Dünya Savaşı sonrası -eski ismiyle- Çekoslovakya’dan sürgün edilen Almanların tutulduğu Bilovec kasabasında 8 Mart 1990’da başladı. Ailesinde spor yapan biri yoktu ve herhangi bir tenis akademisine de gitmedi. Bugünkü rakipleri günde 3-4 saat antrenman yaparken o, tenisle fazla alakası olmayan ağabeyleri ve babasıyla okuldan sonra günde 1-2 saatlik antrenmanlar yapabildi. Herşeye rağmen başarı basamaklarını teker teker ama hızlıca çıktı. Profesyonel tenise 2006’da başladı. 2007’de Uluslararası Tenis Federasyonu’nun yaptığı sıralamada 27’inciydi. Bu kayda değer bir başarı gibi görünmese de Kvitova ertesi yıl büyükler turnvalarında boy göstermeye başlayacaktı.

2008’de katıldığı Gaz de France turnuvasında ilk 50 içinde bulunan İspanyol Anabel Medina Garrigues’i eleyerek adından bahsettirmeye başladı. Sonraki turda o yılın finalisti Elena Dementieva’yı ilk sette zorlasa da elenmekten kurtulamadı. Ardından Memphis’te katıldığı “2008 Cellular South Cup”ta ilk süprizine imza attı ve o yıl ilk 10 içinde yer alan, Wimbledon şampiyonu Venus Williams’ı ilk turda eledi. Bu maçı kazandığında Kvitova henüz dünya 143’üncüsüydü. Aynı yıl Fransa Açık’a katılan 128 tenisçinin arasında son 16’ya girme başarısını gösterdi. O yıl katıldığı turnuvalarda ilk 44. Sıraya yükselmeyi başardı.

2009’a Brisbane’de Ana Ivanovic mağlubiyeti ile başladı. Buna karşın Moorilla Hobart turnuvasında Pavlyuchenkova, Bondarenko gibi önemli isimleri eleyerek çıktığı finalde vatandaşı Iveta Benesova’yı yenerek ilk birinciliğini kazandı. Fransa Açık’a sakatlığı nedeniyle katılamadı ve Wimbledon’da da sakatlığı sonraki turlara ilerlemesine engel oldu. Amerika Açık’ta dünya sıralamasında birinci sıradaki Dinara Safina’yı üçüncü turda elerken 71. sıradaydı. İkinci finaline Avusturya’nın Linz Kenti’nde gerçekleşen Generali Kadınlar turnuvasında çıktı. Daha önceki turnuvalarda da tur atlamasına engel olan Belçikalı Yanina Wickmayer’e finalde kaybetti. Ve düşüşe geçtiği 2009’u, 61. sırada tamamladı.

2010 Avustralya Açık’ta ikinci turda Serena Williams’a, “Cellular South Cup”ta da yarı finalde Maria Sharapova’ya elendi. Wimbledon’da Azarenka, Wozniacki, Zheng gibi önemli isimleri eleyerek yarı finale çıktı ancak bu turda yine Serena Williams’a elendi. Senenin en önemli turnuvasından elendikten sonra yaptığı basın toplantısında, “Serena’yı yenebileceğimi hiç düşünmemiştim. Bu yüzden kazanbildiğim kadar sayı kazanmaya baktım. Wimbledon’da yarı finale gelmek çok mutluluk verici. Bir sonraki sefer benim için daha iyi olur diye düşünüyorum” demişti. Yine de 2010’daki en büyük başarısını bu turnuvada elde etti ve ilk defa ilk 30 arasında yer buldu. Sezonu 34. sırada tamamlasa da, WTA tarafından “yılın en iyi çıkış yapan tenisçisi” seçildi. Aynı ödüle daha önceki yıllarda Williams kardeşler, Sharapova, Radwanska ve Wozniacki de layık görülmüştü.

Tenis izlemeyen şampiyon

Kvitova, artık oyununu geliştirmiş ve tecrübeli bir oyuncu haline gelmiş, S. Williams, Sharapova gibi rakiplerle karşılaşmaya alışmıştı. 2011 Uluslararası Brisbane turnuvasında 13 setin sadece üçünü kaybederek o yıl ilk kupasını kazandı. 28. sıraya yükseldi. Avustralya Açık’a ise 25. sırada başladı. Çeyrek finalde Zvonareva’ya yenildiği bu turnuvada onu 18. sıraya taşıdı. Mutua Madrid Açık’ta Alexandra Dulgheru, Chanelle Scheepers, Zvonareva, Li Na ve Azarenka’yı geçip kupayı kazandı. Böylece ilk 10’a adım attı. Fransa Açık’a dokuzuncu, AEGON International turnuvasına sekizinci sırada başladı. Zaferle ayrılacağı Wimbledon’a da aynı sırada giren Çek yıldız finalde Maria Sharapova’yı yenerek pek de alışkın olmadığı çim korta da ismini yazdırdı. Artık 5. Sıraya yükselmiş ve zirveye nefesini hissettirmişti.

Turnuvanın ardından yaptığı açıklamada “Tenisi eğlenmek için oynuyorum. Daha önce Wimbledon finallerini takip etmedim televizyondan. Çünkü tenisi izlemektense oynamayı daha çok seviyorum” diyerek tenisin kendisi için sadece bir oyundan ibaret olduğunu belirtiyordu. İdolü ve hemşehrisi efsane oyuncu Martina Navratilova’nın ardından Wimbledon’u kazanan ikinci solak tenisçi olurken, 1998’den bu yana Grand Slam kazanan ikinci Çek kadın oyuncu oldu ( Diğeri Wimbledon şampiyonu Jana Novotna.) Ayrıca 1990 doğumlular arasında Grand Slam kazanan ilk tenisçi unvanını kazandı.

İstanbul’daki turnuvaya aynı yıl içinde 5 şampiyonluk (Brisbane,Paris [Kapalı Salon], Madrid, Wimbledon, Linz) kazanarak gelen Kvitova 12 sette 2 set kaybederek sezon sonu turnuvasını da kupayla kapattı. Topladığı puanlarla da Sharapova’nın iki numaralı koltuğunun yeni sahibi. Sinan Erdem’deki turnuvada maçlarını tribünden takip etme şansı bulduğum Kvitova, sayı kazandıktan sonra attığı çığlıklarla ünlü Rus rakibinin tahtını bu konuda da sallıyor.

Ailesinin öğretmen olmasını beklediği , kadınların tenis pek de oynanmadığı bir yerde büyüyen ve yılın en büyük şampiyonası olarak nitelendirilen Wimbledon’u daha önce televizyonda takip etmemiş Kvitova kadınlar tenisinin artık en önemli ismi. Önümüzdeki yıl da İstanbul’da oynanacak WTA Sezon Sonu Turnuvası’na birinci sırada gelmeye artık hiç uzak değil.

Kategorisi Genel0 Yorum


Takip et // Follow

Açık Radyo – Efektifpas

15 günde bir her pazartesi 19.30'da, 94.9 Açık Radyo'dayız. Duyurularımızı takip etmek için Twitter hesabımızı takip edebilirsiniz...

RadyoEfektifpas

Programlarımızın tüm podcast kayıtları online olarak bulunmasa da dinlemek isteyenler için bir kaç adet program mevcut

Facebook Hayran Sayfası

Kasım 2011
P S Ç P C C P
« Eki   Ara »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  

Bülent Korkmaz – 3

Tottenham Hotspurs

Nazım Hikmet Ran

HaberVesaire Spor

Video Bug Report

Açılmayan bir video varsa resme tıkla, videonun linkini yolla Teşekkürler...

‘Salvador’ Guti

Johan Cruyff

Arşivler