Arşiv | Şubat 15th, 2021

5 Gareth da yetmedi İngiltere’ye!

St. Petersburg taraftar alanındaki son maçımı beş Gareth Southgate ile beraber izledim! Maç öncesi oldukça güvenliydi İngilizler. Rusya’yı elemelerinin de etkisiyle taraftar alanında destekçisi az olan Hırvatistan 120 dakikanın sonunda maçın galibiydi. İngilizler için yine olmadı. ‘Futbol’ evine dönmedi ama Hırvatistan belki de Fransa’dan 1998’in rövanşını almak üzere finale yürüdü.

PETERSBURG – St. Petersburg’da sonunda güneşli bir gün! Öğle saatlerine dek eve tıkılmış olmaktan sıkıldığımdan kendimi bir an evvel dışarı attım. Şehir merkezine giderek biraz güneş görmek, parklarda gezmek, Dünya Kupası’nın son günlerinin tadını çıkarmak lazımdı. Hava ‘sıcak’tı diyorsam sadece 22-23 dereceydi. Aslında normal bir sıcaklık ama işte biraz yukarısı Kuzey Kutbu olan bir şehir için bu havalar bulunmaz nimet.

GÜNEŞ VE ‘Ç’EST LA VIE’

Kanallar şehri St. Petersburg’da her köprüden sonra bir adet trafiğe kapalı sokağa rastlamak mümkün. Birçoğunun da otoyolla birleşen yerinde küçük meydancıklar yer alıyor. Gün ortası sıcağında yaş ortalaması 50 üstü olan ve gerçek rock and roll ruhunu zamanında tecrübe etmiş ve yaşamış üçlü önce bir Elvis Presley çaldı, ardından Pulp Fiction’da John Travolta ve Uma Thurman’ın hafızalardan çıkmayan danslarını gerçekleştirdiği şarkı Ç’est la Vie’ye başladılar. Etrafımda ortaya atlayıp dans etmemek için kendini zor tutanların sayısı artıyordu. Onlardan biri olduğumu itiraf etmeliyim.

EKRANLARDA CENK TOSUN

Belki de şehrin çoğu dışarıdaydı. Ağırlıklı olarak Fransızlar vardı şehirde. Belçika galibiyetini St. Petersburg’da elde eden Fransızlar şehirde turistik gezilerini yapıyorlardı. El mecbur bir kafeye geçip bir süre maç öncesi hazırlık yapmak gerekliydi. Girdiğim kafede yan masada bir grup Türk vardı. Kahve molalarını bitirip yollarına devam ettiler. Kafedeki televizyonda bir an Cenk Tosun’u gördüm. Akşamki maç öncesinde Hırvatistan’ın Dünya Kupası’na nasıl geldiğinin hikayesini anlatıyor olmalılardı. Ante Cacic’i ve Türkiye’yi göstermelerinin başka bir nedeni olabilir miydi ki?

‘YELEKLİLER’ MAÇA HAZIRDI! 

Maç öncesi hangi esnaf fırsatçı, hangi dükkan kazıkçı, hangi dükkan insaflı gezimi tamamlayıp şehri terk edeceğim cumartesi günü öncesinde neyi nereden alacağıma karar vermek için küçük turumu da tamamladıktan sonra taraftar alanına doğru yöneldim. Üzerime İngiltere formamı geçirip sıraya girmeden önce önümdeki kaldırımdan aynı giyimli İngiltere bayraklı beş taraftar geçti. Hepsi de aynı maskeden almıştı. Tek tip Gareth Southgate maskeleriyle birlikte hepsi de Southgate gibi giyinmişti. Dün Patrick ile yaptığım röportajın ardından yelek satışlarının arttığını gözümle görüp inanmıştım. Londra’lı beş arkadaştan biri St. Petersburg’da yaşıyordu. Diğerleri Londralı olmalarına karşın Liverpool’u tutuyormuş. Maçlar için tabii ki Rusya’dalardı.

Taraftar alanına girerken bir problem yaşamadım. Sadece Moskova’dakinde giriş çıkış sırasında daha fazla detaylı arama ve içeri sokulacak eşyalara daha fazla dikkat edildiğini bir kez daha fark ettim. İki farklı telefonumu da, ekstra pillerimi de kontrol ediyorlardı çantamı açtırıp ancak St. Petersburg daha rahattı bu konuda.

İçeride yine Brezilyalılar çoğunluktaydı. Hırvatların sayısı ve destekçisi az, İngiltere destekçisi ise daha fazlaydı. Son birkaç günde yüz boyamadan sonra spreyle saç boyamak da moda olmuştu alanda. Bedava olması da etkili olmalıydı ki tuvalet sırasından daha uzun bir sıra vardı saç boyatma sırasında. Bu sefer ana ekrandan değil arkadaki iki ekrandan takip etmeye karar verdim maçın ilk yarısını. Maç başlamadan içime bir hüzün çöktü. Taraftar alanında maç izlediğim son günümdü St. Petersburg’da. Dünya Kupası bitiyordu. Kutlamaya karar verip kendime içecek ısmarladım. Sırada, arkamdaki Brezilyalı ‘amca’lar tipik bir Brezilyalı olarak çekinmeden stanttaki satışa hazır patlamış mısırların tadına bakıyorlardı.

BECKHAM’DAN BERİ GÖRMEMİŞTİK

Maç başlar başlamaz Modric’in çok tehlikeli yerde yaptığı faulle kazanılan serbest vuruş bende bir heyecan yaratmadı değil. Jordan Henderson da, Ashey Young da, Harry Kane de iyi şutlar çıkarabilirdi o bölgeden. Ancak sağ kanatta turnuva boyunca harikalar yaratan Kevin Trippier’in muhteşem serbest vuruşu maçın başında nefis bir heyecan getirdi alana ve 90 dakikaya. Beckham’dan beridir böylesine harika bir gol görmemiştik İngiltere’den. Gelecek için de umut vericiydi bu.

Daha sonra maçı izlemek ve izleyenleri izlemek için büyük ekranın en önüne geçtim ve insanları izlemeye başladım. Alandakilerin çoğu İngiltere taraftarıydı. Bu, verilen reaksiyonlardan anlaşılıyordu. Domagoj Vida’nın Ukrayna hakkında yaptığı açıklamayla birlikte, Rusya’yı elemiş olmaları bunda etkendi. Devre biterken maç öncesinde karşılaştığım beş Southgate’in maç izledikleri yeri tespit edip ikinci devreyi izlemek için yanlarına gittim.

İNGİLİZLER SONUNDA ÇAKIR’A KÜFRÜ BASTI

İkinci devre sırasında maç hakkında yazıştığım arkadaşımla iddiaya girmiştik. Bence İngiltere 2-0 kazanacaktı. O ise, “Böyle devam ederse Pickford cezalandırılır“ diyerek maçın uzatmalarda 2-1 biteceğini ama İngiltere’nin yine de kazanacağını yazmıştı. İkimiz de İngiltere’den yanaydık. Ve o haklı çıkmıştı. Hırvatistan’da uzun zamandır oyununu hayranlıkla izlediğim Ivan Perisic sahneye çıkmış ve golü atmıştı. Yanımdaki İngilizler’in yüzü düşmüş ve Cüneyt Çakır’ın verdiği bu gol kararından memnun kalmamışlardı. Düşündüğünüzde o ayak başka bir pozisyonda o kadar kalksa tehlikeli hareket olarak değerlendirilebilirdi. Daha sonraki pozisyonlarda da Cüneyt Çakır’ın ve yan hakemlerin kararlarından memnun kalmamışlardı. En sonunda dayanamayıp Çakır’a küfrü bastılar, ama ben bunu burada yazmayayım en iyisi.

Perisic’in golden sonra bir de topunun direkten dönmesi iyice umutsuzluğa sürüklemişti İngilizleri. 10 yaşlarındaki bir taraftar babasının omuzlarında İngiltere için amigoluk yaparak herkesi canlandırmaya çalışıyordu ancak çare olmadı. Maç uzatmalara gittiğinde beş Gareth’ten üçü maskeleri takıp “Evet beyler hadi maçı çevirmemiz lazım canlanın“ diyorlardı birbirlerine. Hırvatistan yine topun oyunun hakimiydi ikinci yarıda olduğu gibi. Enerjileri tükenmiyordu. Üçüncü 120 dakikalarıydı bu. Mandzukic, Pickford ile girdiği pozisyonda sakatlanmıştı ilk uzatma devresinde. Ancak ikinci uzatma devresinde iki stoperin arasında kendini unutturup golü attığında gücü kuvveti yerinde görünüyordu. Golden sonra Gareth’lardan birinin “Şimdi yine kendini yere atmaya başlayacak…” demesinin üzerinden birkaç dakika geçti ki ikinci kez yerdeydi Mandzukic ve yerini Corluka’ya bıraktı.

DALIC’İN BÜYÜK BAŞARISI

Cüneyt Çakır, İngiltere lehine çaldığı son serbest vuruşun da kullanılmasına izin verdikten sonra skor değişmedi ve finale çıkan takımın Hırvatistan olduğunu ilan etti. Taraftar alanındaki az sayıda Hırvat ve Hırvatistan destekçileri için coşku vaktiydi. Türkiye’ye 1-0 yenildikten sonra takımın başına geçen Zlatko Dalic, play-off’u geçerek Dünya Kupası’na getirdiği takımını finale taşımayı başarıyordu böylece. İngilizler, “It’s coming home“ demişti ama eve gelen şey kupa olmuyordu ne yazık ki. Ancak Dünya Kupası’nda en son yedi maçın yedisini de oynadıkları zaman yıl 1990’dı. Üzülecek bir şey de yoktu İngilizler için. Hayat devam ediyor… Ç’est la vie…

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/12/5-gareth-da-yetmedi-ingiltereye

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

‘Aller à la finale’*

St. Petersburg’daki yarı final mücadelesinde Fransa, St. Petersburg’da kendisini ev sahibi gibi hissettiğinden mücadelenin çoğunda kendi sahasında kabul ettiği rakibi Belçika’yı Samuel Umtiti’nin attığı golle 1-0 eleyerek finale çıktı. Taraftar alanındaki taraftarlar “Aller à la finale“*, “Finale gidiyoruz” tezahüratlarıyla geceyi noktaladı.

Yarı finalin oynanacağı St. Petersburg şehrinde gün oldukça gri başladı. Sabah, tavada kızartılmış tavuk göğsü, peynir, salatalık, yumurtadan oluşan bir Rus kahvaltısının ardından dışarı çıktım. Uzun zamandır güneşe hasretlik çeken şehir yerlilerine göre hava sıcak olarak nitelense de kazaksız dışarı çıkmamak iyi fikirdi.

BURAM BURAM TARİH KOKAN SOKAKLAR

An itibariyle kaldığım yer, St. Petersburg’un, İkinci Dünya Savaşı sırasında kuşatma altında kaldığı bölgenin içinde yer alıyor. Metroya doğru yürürken, evinde kaldığım arkadaşım döneme ait bilgiler verip bir apartman duvarına yapılmış “Yaşam Damarı“ anıtını gösterdi. 1941-1945 yıllarındaki kuşatma döneminde insanlar orada kuyu kazarak su kaynağı yaratıp hayatta kalma mücadelelerine devam etmişler. Evvelki gün geldiğim evde televizyonda o döneme ait bir belgesele denk gelip izlemiş olmak anıtın önemi ve bulunduğum bölgenin tarihini daha iyi kavramama yardımcı olmuştu. Caddenin karşısında yer alan iki apartman arasından su kaynağına ulaşım sağlanıyormuş o yıllarda, o yüzden aynı alanda bugün sağlı sollu dikilen iki apartmanın üstünden birine 1941 diğerine 1945 yazılmıştı. Hemen yanındaki metro istasyonunun adı da bu bölgede tarihte gösterilen dirayet ve hayatta kalma mücadelesi nedeniyle olsa gerek ki Cesaret’ti.

KUPADA TURİSTİK GEZİ ZAMANI

Şehrin kuzeyinden, daha önce Dünya Kupası öncesinde röportaj yaptığım Robert Ustian ile Rus İmparatoru, Çar 1. Peter’in kendisi için şehrin güneyinde Finlandiya Körfezi kenarında kurduğu Peterhof Sarayı’nı görmeye gittik. Avrupa kültürünü, Rusya’ya taşıyan Çar olarak da bilinen 1. Petro’nın kendisi için yaptırdığı bu saray Fransa’daki Versailles Sarayı’na benzerliğinden dolayı Rusya’nın Versailles’ı olarak da isimlendiriliyor. Meğer şehirdeki bütün taraftarlar da buradaymış. Dünya Kupası’ndan elenmiş olmalarına karşın Meksikalılar, Brezilyalılar, Perulular hâlâ St. Petersburg’daydı ve günü bizim gibi turistik gezilerle geçiriyordu.

‘ŞAMPİYON EVİNE DÖNDÜ SİZ NE YAPIYORSUNUZ?’

Brezilyalılara rastladım. Her maçtan sonra şampiyon gibi sevinen, her maçta “Şampiyon dönüyor” , “5 yıldızlı tek şampiyon” şarkılarıyla alanları sokakları inleten taraftarlarla biraz alay etmek istedim. Maksat eğlenmek olsundu. “Şampiyon dönüyor dediniz, şampiyon eve döndü siz napıyorsunuz burada” diyerek söze girince, “Portekizce nereden biliyorsun?”la devam etti sohbetimiz. “E sen de Türkiye’den geliyorsun ne işin var?” sorusuyla kontra atağa çıktılar ama meslek icabı burada olduğumu ilettim. “Cumartesi günü üçüncülük, dördüncülük maçında biletim var kaybedenlerin maçını seviyorum. Brezilya’yı da bu yüzden seviyorum” diyerek dayak yemeden(!) yanlarından ayrıldım. “Ama bizim 5 yıldızımız var” diyerek yine devam ettiler kendilerini övmeye. Kısıtlı zamanımız olduğundan 64 farklı fıskiye ve çeşmesi olan, 4 bin dönümlük alanı hızlıca turlayarak merkeze döndük. Robert maça, ben taraftar alanına yöneldim.

İKİ TÜRK BİRBİRİNİ BULUNCA

Şehir merkezinden taraftar alanına doğru yürüdükçe taraftar sayısındaki artış doğaldı. Girişe yaklaştıkça o sırada konuşmalarımı duyan Alican geri dönerek selam verdi. Ardından arkadaşı Yusuf’a arkasından seslenmemi ve şaşırtmamı istedi. “Yusuf, Yusuf” dönüp bakınca, “Abi naber ya Volkan ben ilkokuldan hatırlamadın mı?” diyerek Alican’la ortak bir şaka yaptık Yusuf’a. Tabii ki Yusuf’la ilkokuldan bir arkadaşlığımız yoktu. Sonra öğrendim ki onlar da cumartesi günkü üçüncülük dördüncülük maçına bilet alarak Rusya’ye gelmişler.

CRISTIANO RONALDO OLSA

Taraftar alanına girerken yine Brezilyalılar etrafımdaydı. Konuşmalarından Cristiano Ronaldo ve Neymar karşılaşması yaptığını duydum. Emin olmak için, “Ronaldo bizim takımda olsa şampiyon olurduk mu diyorsun” diye sorduğumda, “Neymar sürekli cep telefonunda Instagram’da. Cristiano Ronaldo tamamen maçlarına konsantre olmuş durumda. Bu yüzden kaybettik bence…” diyerek düzeltmesini yaptı.

FRANSA EVİNDE GİBİ

Maç izleme arzusuyla yanıp tutuşan kalabalık çoktan yerini almıştı. Alanda Belçikalılar azdı. Çoğu maça gitmeyi tercih etmişti. St. Petersburg’da işleri yoktu diyebiliriz. Maç öncesi gerginlerdi, fazla konuşmak istemediler maç hakkında. Bir farklı kazanma umutları bakiydi. Fransa taraftarlarının sayısı ise biraz daha fazlaydı. Fransa taraftarlarının çoğunluğunu Fransızca konuşan ülkelerden gelenler, Belçika hariç elbette, ya da Ortadoğulular oluşturuyordu. Bunda Arap sermayesinin Fransa Ligi’ne yaptığı yatırımın etkisi de var gibiydi. Fakat turnuva başından beri iyi, göze hoş gelen, eğlendiren futbola yatırım yapmayan Fransa bu tavrına devam ediyordu. Belçika topu ele geçirmiş ve maçı Fransa alanına yıkmıştı. Belki de Versailles Sarayı’nın bir benzerine sahip olmasından dolayı Fransa kendini bu şehirde ev sahibi gibi hissetmiş ve Belçika’yı kendi alanına buyur etmek istemişti.

İTALYAN FUTBOLU ETKİSİYLE FRANSA FİNALDE 

İlk yarıda Pavard’ın tehlikesi dışında fazla etkin olmadığı görülen Fransa’nın oyunu taraftarları pek memnun etmiyordu. Fakat yine de Belçika’ya göre daha güvenlilerdi. “Yıllarca İtalya Ligi’nde oynamış, Juventus’u da şampiyon yapmış Deschamps savunma işini biliyor. Tek atar atlarız” demişti yanımdaki bir Fransız. İkinci yarının başında da öyle oldu. Kalabalıktaki Fransa taraftarlarının coşkusu bir anda her tarafa yayıldı. Belçika bir türlü tek kanattan atak yapmaktan vazgeçmedi, Fransa Lukaku’yu Pogba’yla durdurmayı ve tabii ki kalesini gole kapamayı başarabildiği için finale adını ilk yazdıran takım oldu. Maç sonunda sayısı 50’yi geçmeyen taraftar “Finale gidiyoruz” tezahüratlarıyla St. Petersburg taraftar alanında galibiyeti kutladı. Ben ise gönlü Belçika’dan yana biri olarak, oynadığı oyunla turnuvaya güzellik ve yenilik katan Belçika’nın elenmesinden dolayı kalbi kırık bir şekilde evin yolunu tuttum.

KENDİNE GEL BREZİLYA

Alanda tüm günler olduğu gibi Brezilyalılar’ın sayısı yine fazlaydı. Fransa kazanmış olmasına karşın yaptıkları tezahüratlarla sesleri daha fazla çıkıyordu. Tezahürat yapan kalabalığa biraz uzaktan katılan Minais Gerais’li Rafael ile sohbete geçtim, “Son dörtte yoksunuz, bu neyin coşkusu?” dediğimde, “Eğleniyoruz işte…” deyiverdi. “Ben size eğlenmiyorum demiyorum ama ortamda eğlenecek ve en iyiymişsiniz gibi davranacak bir şey yok. Geçen seneki turnuvada 7-1 yenildiğinizde Sao Paolo’daydım ve herkes eğleniyordu. Şimdi daha kötüsünüz son 4’e bile kalamadınız. Messi’yle Arjantin’le o kadar dalga geçtiniz ki ahları tuttu size…” diyerek yanından ayrıldım. Neden Brezilya’ya böyle bir refleksim gelişti bilmiyorum. Her türlü acıya(!) karşı eğlenebilmeyi becermelerine hayranlık duyduğumu belirtmem lazım. Futbol hayatın sonu da değil tabii ki. Elbette Dünya Kupası bir festival ve eğlenmeye devam etmek de lazım ama ülke futbolunun da taraftarının da biraz kendine gelmeye ihtiyacı var bence. Çünkü bugüne bakınca Brezilya futbolundaki ‘progresso’ Neymar’a bağlı kalmış ve durmuş durumda.

*Finale gidiyoruz

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/11/aller-a-la-finale

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Patrick Keddie: ‘Southgate yüzünden yelek satışları arttı!’

Southgate, önceki koçlara göre çok daha fazla düşünen ve aklı öne çıkaran biri. Bence onun detaylı çalışması, sakin tavrı takıma da yavaş yavaş yansıdı. Tecrübelerini çok iyi aktardı, özellikle takımı penaltı atışlarına nasıl hazırladığını gördük. Penaltı atışlarından kazanılan o zafer, İngiltere için Dünya Kupaları’nda bir ilkti…

DUVAR – Dünya Kupası’ndan önce genç ve yetenekli kadrosuyla beklenti yaratan ancak geçmişteki hüsranları yüzünden fazla bel bağlanamayan İngiltere 1990’dan sonra finale ilk defa bu kadar yakın. Uzun zamandır Türkiye’de yaşayan the Guardian, the Huffington Post gibi önemli medya kuruluşları için serbest muhabirlik yapan ve “The Passion” isminde Türkiye futbolu hakkında bir kitabı da olan Patrick Keddie, İngiltere Milli Takımı’nın performansını ve geleceğini değerlendirdi. Analizlerinde önemli detaylar dikkat çekiyor.

Turnuvadan önce İngiltere takımından beklentin neydi? İngiltere’nin şu andaki başarısı beklentilerini karşıladı mı?

Geçmişte beklentilerim daha fazlaydı, daha çok heyecanla beklerdik turnuvaları, takımın sonuna kadar gideceğine inancım da daha fazla olurdu ancak can acıtıcı bir şekilde hayal kırıklığı yaşardık. Bu sefer beklentilerim yeteri kadar düşüktü, gruptan çıkar ve son 16’da elenirdik diye düşünüyordum. En iyi yapabileceğimiz bu olurdu çünkü genç, tecrübesiz ve çok azı gerçekten birinci sınıf oyuncular.

Her neyse, turnuvadan önce İngiltere’nin geçmiş turnuvalara göre daha akıcı, kendinden emin bir hücum futbolu oynayacağımdan emindim. Çünkü şu anda elimizdeki yepyeni takım hızlı oyunculardan kurulu ve etkileyici bir teknik direktöre sahip. Belki final yolu takım için grubu ikinci sırada bitirerek biraz daha kolay oldu ancak yine de güçlü ve küçümsenen rakiplere karşı gayet iyi oynadılar. Bu kadar gol atmalarını ve penaltılarla kazanmalarını ya da İsveç gibi zorlayıcı bir takımı yenmelerini beklemiyordum.

Southgate’in başarısının sırrı nedir?

Daha önce turnuvalarda İngiltere genelde yetenekli ve burnu büyük oyunculardan kurulu ve bir şekilde korkudan yerinde donakalan, gerçek bir oyun planı ve kimliği olmayan bir takımdı. Sahada rahat görünmüyorlardı. Bazı oyuncular meziyetlerinden çok saygınlıklarından dolayı seçiliyorlardı takıma.

Bu İngiltere takımı farklı bir his veriyor. Apaçık bir arkadaşlık var takımda, medyadan gizlileri saklıları yok çok rahat ve mütevazılar. Garet Southgate’in takımı oynatma açısından belli başlı prensipleri var. Takımın dengesi çok iyi, formda ve saygınlıklarına göre değil de sisteme uyan oyuncular seçti, liyakate önem verdi. Her bölgesinin düzgün çalıştığı bir takım izlenimi veriyor.

Southgate, önceki koçlara göre çok daha fazla düşünen ve aklı öne çıkaran biri. Bence onun detaylı çalışması, sakin tavrı takıma da yavaş yavaş yansıdı. Tecrübelerini çok iyi aktardı, özellikle takımı penaltı atışlarına nasıl hazırladığını gördük. Penaltı atışlarından kazanılan o zafer, İngiltere için Dünya Kupaları’nda bir ilkti. İngiltere taraftarları için büyük bir duygusal boşalma ve kırılma anıydı. Eski kötü tecrübelerin yükünü takımın omuzlarından aldı ve bu, Euro 96’da penaltıyı kaçıran Southgate için çok önemli bir günah çıkarmaydı.  Şimdiden ulusal bir kahraman oldu ve bu yüzden yelek satışlarında artış yaşandı!

Duran toplardan bu kadar gol olmasını bekliyor muydun?

Hayır, Video Asistan Hakemin etkisini küçümsemişim. Çok daha fazla penaltı çalındı ve serbest vuruşlarda rakip defans oyuncularının rakiplerini sarıp yakalama oranını azalttığından ceza sahasında belki de daha fazla alan verdi hücum eden takıma. İngiltere’nin duran toplarda organizasyon üzerinde çalıştığı açık bir şekilde belli oluyor. Rakiplerini iyi deliyorlar. Bir çizgi kurup ondan sonra bir anda farklı alanlara yönelerek rakip savunmanın adam adama savunma yapmasını engelliyorlar.

Sence, hangi oyuncu İngiltere adına bu turnuvada parladı ve takımın başarısında en çok etkisi olan oyuncuydu?

Harry Kane tam bir lider ve uğurumuz, İngiltere’nin en iyi oyuncusu ve golleri çok kritikti, özellikle Tunus maçındakiler. Jordan Pickford kendisine dair endişelerin doğru olmadığını ve yeteneğini gösterdi. Birkaç yıl içinde dünya üzerindeki en iyi kalecilerden biri olarak gösterilebilir. Harry Maguire’ı izlemekten büyük keyif aldım. Oyunu kuruşu, topa dokunuşu, hükmedişi, atağa çıkışı ve duran toplardaki başarısı harika. Sterling’in bitiriciliği hiçbir zaman müthiş olmadı ancak rakip savunmaları genişletmekte, açmakta, alan bulmakta çok önemli işler yaptı. Trippier istikrarlı bir oyun gösteriyor sağ kanatta ve yaptığı ortalar inanılmaz. Kyle Walker’ın savunmacı yanı ve pasları Guardiola ile geçirdiği sezonlar sonrasında çok gelişti. Sözün özü tek bir oyuncu sayamıyorum öne çıkan. İngiltere takım olarak gelişme gösterdi ve birçok oyuncu öne çıkıp etkileyici oynadı.

Birkaç yıl önce İngiltere futbolunda başarısızlıkların ardından altyapı sistemi tartışılıyor ve eleştiriliyordu. Şimdi ne değişti de bu kadar çok yeteneğe sahip bir takıma sahipsiniz?

Bu zor bir soru ve basit bir cevabım yok. İngiltere milli takımının birçok oyuncusu genç ve uzun süre zor dönemlerden geçtiler. Sık sık kiralık verildiler, Harry Kane Millwall’da kiralıktı, Jordan Pickford profesyonel liglerde oynamıyordu, Dele Alli MK Dons’taydı vesaire. Bu zorlayıcı tecrübeyi edindikten sonra Tottenham ve Liverpool’da onlara güvenen teknik direktörlerle çalışacak kadar da şanslıydılar.

Ayrıca, Gareth Southgate İngiltere 21 yaş altı takımında bazı başarılar elde etti ve gelecek vaat eden oyunculara şans vermeye niyetli biri, daha önceki hocalara göre.

İngiliz futbolunun en parlak jenerasyonu değil bu takım. Beckham yok, Gerrard yok, Owen yok, Terry yok, Lampard yok… O yıllardan bu yana ne değişti?

‘Altın Jenerasyon’ deniyordu o döneme. Çok önemli hatıralar bıraktılar. David Bechkam’ın Yunanistan’a attığı firikik golü, Michael Owen’ın Arjantin karşısındaki golü, Gerrard’ın Almanya’yı 5-1 yendiğimiz maçtaki golü… Rooney İngiltere Milli Takımı’nın en çok gol atan oyuncusu, bu büyük bir başarı. Ancak teknik direktörlerin hiçbiri takımı birleştirecek bir yöntem bulamadı. Southgate bunlardan çok farklı bir yaklaşıma sahip. Sistemine uyan oyuncuları, kulübünde yüzde 100 fit olanları aldı. Rooney ve Joe Hart’ı almamak gibi zor ama gerekli  kararlar verdi.

Tottenham 50 yıldır lig şampiyonluğu kazanamıyor ama milli takımla Tottenham’ın başarılı yılları arasında bir paralellik görülüyor. Bunu nasıl açıklarsın? Bu bir tesadüf mü? Çok sayıda yerli oyuncu oynatmaları etkili mi?

Tottenham taraftarı olarak bu konuda taraflı olacağım belki ama Tottenham’ın başarılarıyla milli takımın başarıları arasında bir paralellik var. Şu anda Tottenham ağırlık oyunculardan kurulu bir takım var, çünkü yetenekli çok sayıda İngiliz oyuncuya şans veren bir takım. Bu da takıma kulüpteki arkadaşlık ruhunu getirdi ve Kane ile Dele Alli ne kadar Tottenham’daki kadar iyi bir ikili oyun iletişimi kuramamışlarsa da, Tottenham’dakilerin oyun anlayışlarının sahaya yansıdığını görebiliriz. Takımda Liverpool ve Manchester City’li oyuncular da var. Başarılı milli takımlar genelde çoğu aynı takımlarda oynayanlardan kurulu olduklarında başarıya ulaşır. Bence Pochettino, Klopp ve Guardiola da İngiltere Milli Takımı’nın başarısında, milli takımdaki oyunculara kattıkları nedeniyle önemli role sahipler. Milli takımın kontra atak oyunlarındaki hızın yüksekliği, verimli presleri ve topla daha fazla oynamaları bu hocaların oynattığı oyunların yansımaları.

Diğer yandan başka bir parallelik kurarsak, Tottenham, kritik zamanlarda tecrübesizliğine yenik düşer, hangi maç olursa olsun! Umarım bu İngiltere’nin başına gelmez!

Peki futbol(!) eve dönüyor mu? Dönmezse İngiltere Milli Takımı’nın geleceğinde ne görüyorsun?

Bu söylem aslında bir espri olarak başladı ama bir mantraya dönüştü ve şu anda birçok İngiliz taraftarın kupayı kazanacağımıza inancı arttı. Diğer yandan insanlar İngiltere’yi desteklerken er ya da geç kalp kırıklığı yaşayacaklarından emindirler.

İngiltere iyi oynuyor ama açıkçası oyun tarzlarında yetenek, beceri açısından kısıtlı kaldıkları yerler de var. Savunma kırılgan, açık oyunda çok fazla şans yaratamıyorlar, topu çok hızlı ileri taşıyamıyorlar, tam anlamıyla elit bir takım tarafından test edilmediler. Hırvatistan çok kritik bir maç olacak bu yüzden. İngiltere eğer çıkabilirse finalde Fransa’ya karşı favori olmayacak ama bu, futbol ve her şey mümkün. Açıkça bu İngiltere’nin Dünya Kupası’nı kazanması için eline geçen en önemli şans İtalya 90’dan bu yana.

Kazanamazlarsa da, çok keyif veren bir yolculuktu bu ve İngiltere taraftarları, uzun zaman sonra takımlarıyla gurur duyabilirler. Ben hâlâ yarı finale çıktıklarına inanamıyorum, rüya gibi bir durum bu. Şu anda İngiltere zor bir zamandan geçiyor. Brexit kararı nedeniyle politik atışmalar yaşanıyor ve İngilizlik üzerine tartışılan da bir kriz var. Bazı Brexit karşıtları politikalarını İngiltere milli takımı üzerinden Brexit’e bir alternatif olarak gösteriyor, bazı gaza getirilmiş çirkin güçler de bu takımı geçmişe takıntılı olmayan modern İngiltere’nin alternatif yüzü, farklılıklarıyla barışık görüyor. Southgate’in nezaketi ve zekası da bazılarınca, birçok politikacımızın davranış biçimi olan burnu büyüklüğe alternatif olarak kabul görüyor.

Ama politika bir yana, bence bu Dünya Kupası, İngilizlere ihtiyacı olan coşkuyu, onuru sonu gözyaşlarıyla bitecek olsa da yaşattı. Bu turnuva İngiltere için sıçrama tahtası olacak ve bence geleceğimiz de parlak.

https://www.gazeteduvar.com.tr/spor/2018/07/11/prens-harrynin-dunya-kupasi-tahmini-evine-donuyor

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Bizi gururlandırdın Rusya!

Dünya Kupası’nın ev sahibi Rusya, Hırvatistan’a penaltı atışlarında elendi. Mücadeleyi Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği’nin ruhunu damarlarınıza kadar hissettiren mekanda ilk yarı sonunda 2 potansiyel kavgacı Rus yüzünden maçın sonunu evde getirdik. Rusya elense de ev ahalisi olarak kadehler ülkesini gururlandıran Rusya için havadaydı!

Cuma gecesi eve dönerken, evinde kaldığım arkadaşlarım cumartesi akşamki Rusya-Hırvatistan maçını nerede izlemek istediğimi sordular? Ben onlarla birlikte izleyeceğimi düşünüyordum aslında şehirdeki taraftar alanında, fakat onların planı başkaydı. Ev arkadaşlarımdan Evgeny fotoğrafçı ve video editördü. Para, her yerde olduğu gibi düğün fotoğrafçılığındaydı. Pazar günü ise iki düğünde çalışacaktı arkadaşım. Çalışacağı yer ise memleketi olan Sosnovy Bor’du. Maçı da arkadaşlarıyla birlikte her yerinden Sovyet Rusya fışkıran bir barda izlemeye karar vermişlerdi. Davetleri aklımı fazlasıyla karıştırdı. Önümde artık 2 seçenek vardı. Rusya-Hırvatistan’ı da yenerse önce taraftar alanında sonra da St. Petersburg sokaklarında çılgınca yaşanacak eğlence sırasında şehirde olmak ya da Rus arkadaşlarımla Dünya Kupası’nda bir Rusya maçı izleyerek özel bir akşam geçirmek. Rusya yenerse iki maç daha yapacaktı. Ama diğer iki maçı Sosnovy Bor’da izleyeceğime dair bir kesinlik yoktu. Hem şehir merkezindeki coşkuyu, herkes bir kaç hashtag ile atılan videodan izleyebilirdi. Son kararı bu konuda fikrine danışılabilecek mentörüm olarak gördüğüm Aslı Pelit’e (sonuçta bu işlerin Contessa’sı o!) de sorduktan sonra verdim!

DOSTOYEVSKİ GÜNÜ

Cumartesi sabahı uyanıp, yerel bir berber bularak Uruguay’a feda ettiğim sakallarımı, iletişim kurmakta zorlandığım ancak bir şekilde anlaşabildiğim Rus teyzenin şefkatli elleriyle kesmesine izin verdikten, sonra çantamı alıp şehir merkezine uğradım. 7 Temmuz St. Petersburg’da Dostoyevski günü olarak kutlanıyordu. Rus Edebiyatı’nın en önemli yazarı Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin Rus Habercisi Dergisi’nde yayınlanan 12 ay boyunca yayınlanan Suç ve Ceza ‘romanı’ St. Petersburg sokaklarında geçiyordu. Romanda anlatılan sokaklar, evler, binalar, caddeler gerçek mekanlardı. Dostoyeski gününde, Suç ve Ceza romanında geçen 6 farklı noktada bulunan rehberler ücretsiz olarak yapılan turlara katılanlara gönüllü olarak, bulundukları yerin romanla olan bağlantısını anlatıyordu. Bunlardan biri de diğer ev arkadaşım, Nadia’ydı. Raskolnikov’un suçlarını işlediği sokaklarda gezintiyi tamamlayıp Nadia, Evgeny ve ben arabaya atlayıp Sosnovy Bor’a gittik.

HER YER LENİN, HER YER STALİN!

Sosnovy Bor, St. Petersburg’a 1-1.5 saat uzaktlıkta, Baltık Denizi’nin oluşturduğu ve Finlandiya Körfezi olarak isimlendirilen körfezin diğer yakasında Finlandiya ile deniz kıyısı olan ve Leningrad Nükleer Santrali’nin olduğu bir şehir. St. Petersburg’dan Sosnovy Bor’a gitmek için 2 yol var. Biri, 2 köprü sayesinde karayla bağlantısı olan KronStadt’tan geçerek ulaşım sağlamak. Gemi işçilerinin iş koşullarında iyileştirme ve ifade özgürlüğü talepleriyle, 1921’de Bolşevik Hükümeti’ne başkaldırının merkezi olan, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet Rusya donanmasının tatbikatlarını gerçekleştirdiği bu küçük ama yüz ölçümünden büyük bir tarihe sahip adadan geçtikten sonra Leningrad Nükleer Santrali’nin yer aldığı Sosnovy Bor’a vardık. Maç öncesi, Kvas çorbası, kırmızı etli salata ve suşi yiyerek maça hazırlandık. Sonrasında ise maçı izleyeceğimiz mekana, Bar Sovyetski’ye geçtik.

İçeriye girmeden evvel Sovyet Rusya’yı damarlarınıza kadar hissedebiliyorsunuz. Girişin hemen üstünde Lenin’in yüzünün ve orak çekiç resminin yer aldığı bir logo var. Karşısında ise Lenin’in resmedildiği bir duvar. Kapıdan içeri girer girmez ise sizi Lenin karşılıyor. 2 metre yükseliğindeki gümüş renkli büstü görünce ideolojiniz neyse o an orada onu dışarıda bırakıp içeri girmeniz gerekiyor(!). Barın etrafında mümkün olan her rafta ve boşlukta Lenin dışında, Marx, Stalin, Brejniyev, Mao ve Sovyet Rusya’nın önemli figürlerinin çeşitli heykelleri vardı. Yanlarında fabrikasyon Amerikan cipslerin olması ortamda bir ideoloji karmaşası yaşatıyordu tabii. O cipsler komünist fabrikalarda üretilmiş olsaydı gıkımı çıkarmazdım. Mutfağın hemen yan tarafındaki açık alanda da aslında döner de diyebileceğimiz ama mönülerde şıvarma olarak yer alan kesilmeye hazır et bekliyordu. Duvarlardaki fayanslara belli aralıklarla Sovyet Rusya döneminin posterleri yapıştırılmıştı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği döneminde kullanılan ülke bayrakları da tek tek yerini almıştı mekanda. Sonuçta sahaya da kökleri Azerbaycan, Tataristan gibi yerlere dayanan futbolcular çıkıyordu. Maça az kalmıştı. Yaroslav, Maxim, Nadia, Evgeny, Andrei, Kristina yerimizi alıp maçı izlemeye başladık.

İKİ RUS HOLİGAN

İlk yarının başlamasıyla bar dolmaya başlamıştı. Beyaz ışığın ve naylon masa örtülerin kapladığı alüminyum masalar ve alüminyum sandalyeler dolmaya başlamıştı. Arkama dönüp baktığımda şantiyeden çıkıp tulum ve kasklarıyla maç izlemeye gelmiş insanları gördüğümde, içimden bir enternasyonal marşı yükselmeye başladı. O sırada Cherysev, Rusya takımının en iyisi olarak turnuvada akıllarda kalacak nefis bir gol attı. Tüm bar ayağa kalkmıştık ve şaşkındık! Komünizmin ilkeleriyle paralellik kurabileceğimiz takımdaşlık, birliktelik ve dayanışmaya bağlı oyunları sayesinden son 8’e çıkan Rusya takımı son 4’e doğru ilk adımlarını atmaya başlamıştı bu golle. Fakat Kramaric’in golü geldiğinde, Yaroslav “Tipik Rusya Milli Takımı. Gayet normal bu golü yememiz” diyerek durumu açıklamaya çalışıyordu. İlk yarı biterken yemeklerimiz ve içkilerimiz de bitmeye yüz tutmuştu. Yeni gelenler de vardı mekana ve oturacak yer aradıkları her hallerinden belliydi. Önümüzde boş duran iki sandalyeyi ‘yoldaş’lara neden vermediğimizi sormaya hazırlanırken ikinci yarıyı izlemek için eve gitmeye karar verilmişti çoktan. Benim sandalye teklif ettiğimi düşündüğüm kişi ‘yoldaş’ın yolu bizimkiyle aynı değilmiş meğerse. Sosnovy Bor’un yerlileri olan arkadaşlarım o iki kişinin kavga arayan tipik iki Rus olduğunu ve gözün üzerinde kaşın var diyerek kavga çıkaran tipler olduğunu söylediler. Eve gitmenin en iyi karar olduğuna ikna oldum bu şekilde. Zaten oldukça küçük olan bu şehirde bir yerden bir yere gitmek kısa sürüyordu ve maçı kaçırmayacağımız bir saatte eve varmıştık.

Asansörü olsa da çalışmayan ve sıvaların döküldüğü duvarların olduğu apartmanın katlarını tırmanıp sonradan bir ‘kumaş sanatçısı’ olduğunu öğrendiğim Yulia’nın evine girer girmez bir dikiş makinasıyla karşılaştım. Hemen yanındaki sandalyeyi kaptım. Ancak hemen ilk görevi vermişti bana. İçerideki odadan iki sallanan sandalyeyi hemen salonun maç izlemek için en uygun yerine koydum. Ekip toparlandı ve maça odaklandık. Dakikalar ilerledikçe maça odaklanma ve gerginlik oranı artıyordu ortamda. Cherchesov’un saha kenarında sürekli sağa sola oyunculara taraftarlara bağırması bizim de gündemimize oturdu. Evdeki hiç kimse onu böyle görmediği için şaşkındı.

KOMÜNİST BALIK

Atıştırmalık olarak tütsülenmiş balık geldi masaya. İlk benim tadına bakmamı istediler elbette. Denizden babam çıksa yiyeceğimi bilmediklerinden olsa gerek ki meraklı bakışlar altında izlediler tepkimi. Beğenmiştim. Hepsini bitiremezdim, paylaşmamız lazımdı. Komünist balığımızdı o bizim ve tadına bakan yanındakine veriyordu balığı. 90 dakikanın sonu yaklaşırken Rusya’nın yaptığı ataklarda topla ilerleyen futbolcuyu övmek için “Kızıl Makina!” diye bağırıyordu Yaro. Kaleci Igor Akinfeev ne zaman kurtarış yapsa da aynı söz çıkıyordu ağzından. Ancak bunu çok ciddi bir yaklaşımla söylemediğini de iletti. “Sovyet dönemine şakacı bir gönderme yapmak için” diyordu.

Karşılaşmanın uzatmalara gitmesi biz ev ahalisi tarafından rahatlamayla karşılandı. Sadece stresten olmasa da cam kenarına gidip sigara içenlerin sayısı ve hızı artmıştı. İlk 90 dakika içinde takımın en iyi hücumcuları, Cherysev, Dzyuba ve Samedov’u çıkarmıştı Rus teknik direktör Stanislav Cherchesov. Uzatma dakikalarında Golovin de buna eklenince, Yaro “İşte böyle yeneceğiz Hırvatistan’ı. Karşılarında kim olduğunu bilmedikleri için ne yapacaklarını bilemeyecekler ve o sırada biz de onlara golü atacağız. İspanya’ya da aynısını yaptık” diyordu. Yine alaycı yaklaşımı ön saftaydı. Yalan da değildi? Vida’nın golünden sonra evde tek gol isteyen ve bekleyen benmişim gibi geçen 13 dakikanın ardından Rusça konuşmayan Brezilyalı sağ bek Mario Fernandes sahneye çıktı ve skoru 2-2 yaparak maçı penaltılara taşıdı. İnanılmaz bir coşkuydu evi kaplayan!

RUSYA GURURLANDIRDI

Evgeny de video kaydını açmıştı. Ben de başka bir açıdan başlamıştım kayda almaya. Kayda değer bir an yaşanacaktı. Fakat Smolov’un kaçırdığı ilk penaltı hayal kırıklığı yarattı evde. Ancak oyuna girdiğinde “Yeni Modric” seslerinin yükselmesine neden olan Kovacic’in şutunu Akınfeev kurtarınca umutlar tazelendi. Maçı uzatmalara götüren golün sahibi Mario Fernandes’in topu ağlarla buluşturamaması yine başka bir yıkıma yol açtı. Yarı finale kimin çıkacağını ya da penaltı atışlarının uzayıp uzamayacağını belirlemek üzere topun başına Rakitic geçmişti. Akınfeev’e güven tamdı, fakat penaltı ve duran top işinin ustası Rakitic takımını bir sonraki tura taşıyan golü attı. Evin salonuna bir an sessizlik çöktü. Bende bile bir an üzüntü yarattı Rusya’nın elenmesi! Hak edip hak etmedikleri tartışmalıydı, ‘şüphe’ yaratmıştı takımın performansı ancak yüzlerce şüphe hiçbir şeyi kanıtlamamıştı…

Turnuva boyunca umudun bıyıkları olarak anılan Cherchesov’un bıyıklarına destek olmak için bıraktığım bıyıklarımın desteği de yetmedi. Rusya yarı finali göremeden elenmişti. Ancak kimsenin umurunda değildi, herkesin içinde bulunulan durumla ilgili tek ortak söz vardı: “Kimsenin bizim bile beklemediğimiz bir şeyi yaptık. Buraya kadar gelebilmemiz bile bizim için çok önemli. Takımımız bu başarıyla bizi gururlandırdı!” Toparlandığımızda kadehlerimiz Rusya için havaya kalktı: “Spasibo Rusya!”

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/09/bizi-gururlandirdin-rusya

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Ciao Neymar! Allez Les Francophone*

Son Avrupa Futbol Şampiyonu Portekiz’i eleyen Uruguay, Cavani’siz çıktığı maçta Fransa karşısında zorlandı. En önemli güçleri olan yan toplar bu sefer yenilgilerinin gerekçesi oldu. Muslera’nın yaptığı hata ise akıl almazdı. Turnuvanın favorisi Brezilya ise yıllardır birlikte olan Belçika takımının uyumlu oyunu ve teknik direktör Roberto Martinez’in taktik dehasına yenik düştü. Günün kazananları iki frankofon takım yarı finalde birbirleriyle eşleşti.

Son 16 maçlarını Moskova’da tamamladıktan sonra 4 kişilik odada tek başıma kaldığım yataklı trenle geldiğim Rusya İmparatorluğu’nun başkenti Sankt Petersburg’da son iki gündür yağmur yağıyordu. Fransa-Uruguay maçının saati yaklaştıkça bulutların dağılacağına dair ümitlerim vardı bulunduğum binanın 15’inci katından dışarı baktığımda. Vakit dardı, toplu taşımayla St. Petersburg’daki taraftar alanına gitmek 45-50 dakikayı buluyordu. En iyisi aplikasyon aracılığıyla çağıracağım taksiye atlayıp alana gitmekti.

YOLLAR DÜNYA KUPASI VAR DİYE YAPILDI!

Taksi şoförü, yaşı bana yakın biriydi. Biraz İngilizce biliyordu. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Sankt Petersburg’dan bir hafta önce fotoğraflar paylaşan arkadaşım mayosunu giymiş, nehre, denize girmişti. Ben geldim diye yağmur yağıyor gibiydi! Moskova’yı bıraktığımda da yağmur yağıyordu. En serti de Fransa-Arjantin maçı günü yağmıştı. Şimdi yine bir Fransa maçı vardı ve yağmur yine yağıyordu. Şoför Aleksandr’ın söylediğine göre yağmur yağması çok normaldi Sankt Petersburg’da bütün bu anlattıklarıma karşın. Yollardaki ufak tefek çukurların olmasından dolayı araç sallanmaya, bizi savurmaya başlayınca dili çözülmeye başlıyordu: “Bak mesela bu da normal. Dünya Kupası geldi diye biraz güzelleştirdiler ama hâlâ yollar bozuk. Dünya Kupası hem iyi hem de kötü. Hızlıca hemen yol yapmaya başladılar kupadan önce ama bak! Tak tak tak tak…” Hangi şehre gitsem herkesin söylediği şeyi St. Petersburg’daki sıradan bir insan da aynı şeyi söylüyordu. Dünya Kupası’nın şehre gelmesi, şehrin güzelleşmesi demekti. Aklımı kurcalayan soru ise bir şehri güzelleştirmek için illa ki o şehre Dünya Kupası’nın gelmesi mi gerekliydi? Kupa olmasa o şehirde yaşayanların güzel bir şehirde yaşama hakkı yok muydu?

RUSYA HIRVATİSTAN’I SATIN ALACAK

Aleksandr’a, Rusya’nın kupa performansını nasıl bulduğunu sordum, “Normal değil!” dedi. “Hırvatistan maçını da kazanacak mısınız?” dedim. “Evet çünkü Sberbank…” der demez şaşkınlıkla lafını kestim! Perşembe günü Rusya’daki ekonomik gelişmeleri yakında takip eden Rus arkadaşım benimle bir haber linki paylaşmıştı. Haberde, Rusya’daki Devlet Bankaları Sberbank ve VTB, büyük bir borç batağında olan Hırvatistan’ın en büyük yiyecek içecek şirketi Agrokor’un yüzde 50’ye yakınını almak için anlaşma sağlamıştı. Bu haberi duyduğumu söylediğimde, “Sberbank tam bir canavar. Bu satın alımdan sonra Rusya turu geçecek bence. Çünkü normal değil buralara gelmek, normal değil” diyordu. Gerçekten şaşkınlıkla dinledim yorumlarını.

St. Petersburglularla, Moskovalılar’ın birbirlerini çekememesi, birbirlerini kötülemesi hakkında konuşurken yağmur fena halde bastırmıştı. Biraz daha yolumuz vardı neyse ki, o sert yağmura sokakta yürürken yakalanmamıştım. Aleksandr ile sohbetimizin sonuna geldik ve yağmurun dindiği anda taraftar alanına doğru yürümek için indim taksiden. Şehrin tam merkezine, en turistik yerine ve en tarihi yerine kurulmuştu taraftar alanı. Bir yanında Ermitaj Müzesi diğer yanda da Kurtarıcı Kilisesi vardı. Moskova’nınkine göre daha küçük ve sevimliydi ama biraz da dağınıktı, mecburen.

YA URUGUAY, YA SAKALLARIM!

İlk maçı izlemek için vardığımda yine ve dünyanın en gereksiz zorlamasıyla alanda desibel rekoru kırma yarışması düzenleniyordu. İnsanları durduk yere bağırtıp rekor kırdırtmaya çalışmaktan daha güzel bir etkinlik yapılabilmeliydi. Sahnedeki sunucuların izleyiciyle karşılıklı yapabildiği tek etkinlik bu olmamalıydı. Neyse ki maç ekranına geçildi. Alandaki insanların çoğu turistti ya da cuma günü işe gitmemiş olanlardı. Güney Amerikalılar ile Orta Doğulular çoğunluktaydı. Perulu, Brezilyalı, Kolombiyalı hatta Arjantinli bile vardı, hem de Patagonya’dan, Dünya’nın bir ucundan diğer ucuna gelen ama Uruguaylı, yoktu! Bir baba oğula rastlayabildim en sonunda ve maçı benim de desteklediğim Uruguay’ın taraftarlarıyla izlemeye koyuldum. Uruguay’ı desteklememin bir başka gerekçesi de vardı! Kupaya, kendi çapımda biraz daha heyecan katmak istemiştim ve eğer Uruguay elenirse sakalları keseceğimi ilan etmiştim!

NE YAPTIN MUSLERA!

Vamos Uruguay diyerek başladık maça. Kolay bir maç olmayacağı belliydi. Fransa’yı fazla yaklaştırmıyordu kalesine aslında Uruguay ve rakip kaleye de Cavani olmamasına karşın şutlarını gönderebiliyordu. Fransa’nın golü gelene kadar, Fransa’nın kaleyi bulan şutunun olmaması Uruguay’ın defansif başarısının bir göstergesiydi. Akan oyunda ceza sahasına gönderilen yüksek topların çoğunu savunma karşılıyordu. Fakat zaman zaman bazı yan toplarda Muslera da savunma da boşa çıkıyordu. Es kaza o yan toplar birilerine değse gol olacaktı. Devre biterken ve Griezmann’ın, “Ne yapsak da bunlara gol atsak” dercesine iki elinin arasına alarak uzun süre kaşıdığı görüntü gözüme takıldı. Sanki bir şeyler olacaktı bu pozisyonda. Griezmann ya topla konuşmuştu ya da topu gönderdiği yerdeki stoper Raphael Varane ile. Uruguay kendi silahıyla, Fransa’dan yediği gol ile 1-0 geri düşmüştü. Birkaç sezondur yan toplarda zaafı olan Fernando Muslera da bu pozisyonda zaafını ortaya koymuştu. Maçı birlikte izlediğim Uruguaylı baba oğuldan oğul çok da fazla maça konsantre olmamış gibiydi, baba ise yıkılmıştı. “Gol yersek çıkaramayız biz bunu” ruh halindeydi, Cavani de yoktu! Devre biterken Caceres’in kafa vuruşunu Lloris harika çıkarmış, Godin ise dönen topu rakip kaleye, kale ağzından ağlarla buluşturamamıştı. Sol ayak bileğini biraz daha döndürebilseydi Godin, ilk yarı 1-1 bitebilirdi.

Yanağıma boyalarla çizdirdiğim Uruguay bayrağı nedeniyle herkes de beni Uruguay’dan gelmiş sanmaya başlamıştı! Dünya Kupası’nın ruhundandı bu. Herkes kendini, ülkesinin bayrağı ya da formasıyla temsil ediyordu. Ben ise tuttuğum takımlarla… Maç sırasında zaman zaman yağmur da çiselediği için üzerimde Spartak Moskova yağmurluğum vardı. Moskova’dayken problem olmuyordu da, St. Petersburg’daydım. Bir Rus yaklaşıp, “Bu benim de takımım ama burası Petersburg, burada bunla gezme bence sıkıntı olabilir. Galatasaray, Fenerbahçe gibi bu iki takım…” dedi. Dünya Kupası’nda bir sıkıntı olmazdı. Turist olduğumu daha fazla belli edemezdim.

URUGUAY’A DA SAKALLARA DA ADİOS!

İkinci yarı başladığında, elinde pek fazla seçeneği olmayan Oscar Tabarez’in hamleleri merakla bekleniyordu. Arjantinli biri yanıma yaklaşıp “Carlos Sanchez neden yok!?” diye sormuştu. Üzerindeki River Plate forması, Sanchez’i sormasının esas nedeniydi. Genelde ikinci yarılarda tercih ettiğini söyledim Tabarez’in, beklediğim oyuncu değişikliklerinden biriydi yine. Ancak 59. dakikada geldi iki değişiklik Tabarez’den. Bir hareketlenme getirirdi Maxi Gomez ve Cristian Rodriguez ama Griezmann’ın, “Bir deneyelim bakalım ne olacak acaba” diyerek vurduğu şutu Muslera durduramadı. Anlık bir körleşme yaşadı ya da deja vu! 5 yıl önce Cesc Fabregas’tan yediği golü yemişti Muslera ve Tabarez’in yaptığı değişiklik ile yaratmak istediği hareketlenmenin daha başlamadan bitmesini sağlamıştı. Yıkım, yıkım üstüne gelmişti. Turnuva boyunca kusursuz oynayan ve en güvenilir yanı olan Uruguay savunması, Fransa karşısında teslim olmuş ve 1 saatin sonunda mental olarak da bitmişti. Alandaki Fransızlar ve Fransa taraftarlarının “Allez Les Bleus” tezahüratlarının desibeli yükselirken maç sonlandı ve Fransa, Uruguay’ı eve gönderirken arkasından “Au revoir” diyordu, bense sakallara “Adios”! Yıkımım 2 katına çıkmıştı.

BREZİLYA’YI YIKAN MARTİNEZ!

Günün ikinci maçı öncesinde şehir merkezinin taraftar alanına yakın bölgesinde, St. Petersburg’un içinden geçen kanalların etrafında gezinerek vaktimi geçirdim. Maç saati de yaklaşırken taraftar alanına doğru yürüyen insanların sayısı da artıyordu. İlk maç öncesi sıra olmadan içeri girebildiğim alana bu sefer giriş için uzun bir sıra vardı. Maçın hemen başında alana girdim. Brezilyalıların sesi biraz daha artıyordu bu saatte sabahki kadar sayıya sahip olsalar da.

Roberto Martinez, Japonya ve Tunus maçlarından derslerini çıkarmıştı. Brezilya’nın da güçlü orta sahasına karşı, kendi orta sahasının yapısını değiştirmişti. Japonya maçını çeviren ikili Fellaini ve Chadli ilk 11’deydi ve Brezilya’ya karşı direnç göstermeye hazırdı. Belçika’nın golü gelene kadar şansıyla birlikte gol yemediği açıkça ortadaydı. Biraz ‘Çanakkale geçilmez’ oyunu sergilediler ve Brezilya’nın ataklarında kendi ceza sahalarında kendilerini yerlere atarak dış şutları engellediler. Bir panik havası var gibiydi. Yersek biteriz özgüvensizliği seziliyordu. Altıpas içinde yaşanan kargaşa sayısı maçta sanki daha ilk 10 dakika değil de son 10 dakika oynanıyormuş hissi vermişti. Ancak bu hengameden Brezilya’ya gol çıkmadı. Belçika’nın kullandığı köşe vuruşunda Brezilya’nın kendi kalesine attığı gol Brezilyalılar’ın moralini hemen bozdu. Karşılarındaki takım öylesine sıradan bir takım değildi çünkü. De Bruyne, Hazard ve Lukaku’yla kurmuştu ileri üçlüyü Martinez. Kontratakların yıldızı Lukaku’ydu bu maçta. Fiziğini kullanarak ilerleyerek taşıdığı topta da Bruyne’ün Allison’u avlayarak skoru 2-0 yapmasının ardından taraftar alanını terk eden Brezilyalılar vardı. En azından maçı izlemeyi bırakmışlardı artık. Ümit yoktu onlar için. Martinez’in taktik planlarını çok iyi uygulayan Belçika maça tedirgin başlasa da toparlanmış, maçı ve skoru ele geçirmişti!

BÜYÜK FUTBOLCULUK DERSİ

Turnuvanın en büyük ve damga vuran oyuncusu olması beklenen Neymar’ın kendini yere atmalarının yanında üretmeye çalıştığı çözümlere arkadaşlarından yeterince destek alamaması ve Belçika’nın her seferinde rakip oyuncuların önünde duvar gibi belirmesi Brezilya’nın işini zorlaştırıyordu. Evinde kaldığım arkadaşımın, “Brezilya gol atmaya değil de penaltı kazanmaya çalışıyor. Baksana şu Neymar’a!” yorumu sambacıların çaresizliğini anlatıyordu. Belçika’da ise Eden Hazard, büyük futbolcu nasıl olunur dersi verdi 90 dakika boyunca Neymar’a. Belki de Roberto Martinez’in onu sahadan almamasının nedeni de buydu. Topu çok iyi sakladı, faul aldı, pres yaptı, oyunu tuttu, takımını taşıdı. Bir tarafta, “Ben yıldız oyuncuyum bana vuruyorlar ve sen buna faul çalmak beni korumak zorundasın” edasıyla yerden kalkmayan ve sürekli kendini yere atan Neymar, diğer yanda tam anlamıyla dimdik ayakta kalarak takımını sırtlayan Hazard.

ÇAV NEYMAR!

Maçın son dakikalarına doğru arkamda, küfürlerle sesleri yükselen Brezilyalılar’ın desteği Renato Augusto’nun golüyle artmıştı ancak maç sonunda göz yaşlarını tutmakta zorlandı bir çoğu. Turnuva boyunca kazandıklar her maçtan sonra “Campeon Voltou” , “Şampiyon Geri Dönüyor” ve Çav Bella şarkısına “Ciao Messi” uyarlaması yapan Brezilyalılar için gerçekten geri dönüyorlardı, evlerine… Ve Çav Bella şarkısını söyleme sırası diğer Latin Amerikalılar’daydı: Phillipe Couthino ve Paulinho, Çav Neymar, Çav Neymar, Çav Neymar, Çav! Çav! Çav!..

*Ortak dili Fransızca ve ortak tezahüratları “Allez Les Bleus” ve “Allez Les Belges” olmasından dolayı “Allez Les Francophone” yani “Çok Yaşa Fransızca Konuşanlar!” başlığını atmak uygun geldi.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/07/ciao-neymar-allez-les-francophone

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Ceketsiz Southgate İngiltere ile tarih yazıyor

Kupanın son 8’inde yer alacak 2 takımın maçlarını iki farklı futbol organizasyonunun Moskova’da kurdukları futbol seyir ve paylaşım alanlarında izledim. Maçlarda kazananlar İsveç ve İngiltere olurken genel olarak, bu alanlar sayesinde, futbol kültürü esas kazanandı.

Moskova’daki son günümün sabahında yapılması gereken en önemli işler evi temizlemek, çiçekleri sulamak, bulaşıkları kirli bırakmamaktı. Erken kalkan yol alır misali uyanıp ilk iş olarak tamamladığım bu görevlerin ardından valizimi de hazırlayıp kendimi öğlen 2 civarında sokağa attım.

HIZLI BİR MOSKOVA TURU

Dünya Kupası’nda son 16 maçlarının kalan 2 maçının oynanacağı günde bugüne dek yapmadığım şekilde 4 farklı noktaya gittim tek bir günde. İlk adres ana sponsor Adidas’ın Rusya’da kurmuş olduğu futbol seyir, oynama ve sosyalleşme alanıydı. Moskova Müzesi içine kurulmuş hem açık, hem kapalı alanlarda çeşitli büyüklüklerde futbol sahaları vardı. 3 kaleli kafes sahayı görünce, “Bizim Japon kaleyi alıp buraya bile koymuşlar“ diye geçirdim içimden. Konsol oyunu alanı olmazsa olmazdı tabii. Bir de normal masa tenisi ile ayak ile oynanan yeni model masa tenisi masaları da vardı. En ilginç olan ise milli takım formaları üzerine uygulanabilen özel tasarımlardı. Çeşitli tasarımcıların özel tasarımlarını milli formalara uygulayarak, formaları birer bayrak olmaktan çıkarıp insanların iletişim ve bağ kurabildiği tişörtlere çevirmişlerdi. Buna, iyi bir pazarlama yöntemi olarak bakmak da mümkün, futbolu ve milli takımı sempatikleştirmek için yapılmış güzel bir hamle olarak da. Futbolu ve milli takımı tekrar sempatikleştirmek isteyen ilgilisine, yetkilisine duyurulur!

Moskova Müzesi’ndeki bu koca alandan çıktıktan sonra Football Against Racism in Europe (FARE), Avrupa’da Irkçılığa Karşı Futbol organizasyonunun Moskova’da açmış olduğu Diversity House’a, Çeşitlilik Evi’ne giderek İsveç, İsviçre mücadelesini takip ettim. Burası sadece bir maç seyir alanı değil, futbolda ırkçılığa, ayrımcılığa ve cinsiyetçiliğe karşı mücadelenin verildiği de bir alandı. İngiltere – Belçika maçından sonra, Rusya LGBTI Sporları Federasyonu ve Futbolda LGBTI taraftarlar üzerine bir buluşma ve sohbet gerçekleştirilmişti. İsveç maçının oynandığı günün sabahında da Kızıl Meydan’da “Mülteciler Hoşgeldiniz” başlığında bir futbol maçı düzenlenmişti mesela. İsveç ve İsviçre maçından daha heyecanlı olduğuna şüphem yoktu.

İlk yarısında biraz da günün yorgunluğundan gözlerim kapanır gibi olmuştu. İkinci yarısında ise Emil Forsberg’in attığı golün Akanji’nin ayağına çarpıp girmesi ise büyük bir şanssızlıktı. İki takımın da maç boyunca mücadeleci bir oyun sergilediğini ancak yetenek eksikliğinin gol eksikliğine de neden olduğu belliydi. Maçın son dakikalarında İsviçreli Michael Lang’ın, İsveçli Martin Olsson’a yaptığı müdahale sonrasında VAR bu sefer hakem Damir Skomina’nin kariyerini kurtarmıştı.

STADYUMUN KAPISINDAN DÖNDÜM

İkinci maçı ise, benim nezdimde İngilizler’in evi olan COPA 90 futbol evinde izlemeye karar vermiştim. Ancak ekibin neredeyse hepsi Moskova’daki maça bilet bulabilmişti. Bunun başlıca nedenlerinden biri İngiltere Futbol Federasyonu’ydu. Rusya’ya 1500-2000 arasında taraftarın gitmesine izin vermişlerdi. EURO 2016’da Rus taraftarlarla Fransa’da girdikleri kavga bunda etkiliydi. Sabahın erken saatlerinde FIFA’nın sitesine girdiğimde bilet olduğunu görünce elim birkaç kere satın al tuşuna da gitti. Neredeyse bir bilet alıyordum ki, elbette sitede yalnız ben olmadığım için bir türlü ucuz kategoriden bilet alamayınca vazgeçmiştim. Gün boyu aklımda stadyum ve civarlarına giderek bilet alıp almamak konusunu değerlendirdim ama vazgeçtim. Zaten gece 03:30’da St. Petersburg’a trenim vardı. Maç uzarsa eve dönüş sıkıntıya girebilir diye düşünerek kendimi avundurmaya çalıştım.

SOUTHGATE’İN KUZENİ(!) GEORGE

COPA 90 futbol evinde gittiğimde in cin top oynuyordu! Maça da 1 saat vardı. Neyse ki henüz Rusya’daki ilk günlerimde tanıştığım George içeri giriş yaptı da en azından tanıdık bir yüz ile maçı seyredecek olmanın düşüncesi içimi rahatlattı. Maç başlayana kadar taraftarı olduğu Fulham’ın Derby County’yi 2-0 yenerek Premier Lig’e çıkmak üzere oynayacakları Play-Off Finalini (Fulham bu sene Premier Lig’de oynayacak) sahaya girerek nasıl kutladıklarını göstermişti videolarında.

Maç yaklaştıkça heyecan da, maçı izleyecek insan sayısı da artıyordu. Keyifli geçecek bir geceye benziyordu. George ile haberleşmemiştik ama ikimiz de kırmızı formalarımızla, tribünlerde önlü arkalı olarak yerimizi aldık. Maçı izlerken teknik direktör ekranda Gareth Southgate’ı gördükten sonra yavaşça George’a doğru döndüm, “Dostum, ekrandaki ben değilim ya da bir akrabalığımız yok. Ceket neden giymiyor onu da anlamıyorum” demişti. Maç öncesi gerginliğini alayım istemiştim ancak oldukça gergin geçiyordu onun için ilk yarı ve her seferinde nasibimi alıyordum bundan. Duran toplarda omzumu sıkıyor, bazı anlarda sırtımda ritim tutuyordu. Arada, “Biraz da kulunçlara doğru masaj yapıver be abi” diyerek takılıyordum. Devre 0-0 tamamlanmıştı. Karşılaşma gerçekten ortada geçmişti.

İNGİLTERE MAÇINDA ALMANYA ANALİZİ

İkinci yarıda dakikalar ilerledikçe yeşil sahadaki tansiyon da artıyordu. Kolombiya’nın ilk maçında gördüğü kırmızı kartla takımını yakan Carlos Sanchez, bu maçta da sahneye çıkarak takımını yakan adam oldu. Sahada geçirdiği her dakika zarar olan oyuncu, bu sefer de penaltıya sebep olmuştu. Harry Kane, turnuvadaki toplamda 6, penaltıdan 3’üncü golünü atıyor ve takımını 1-0 öne geçiriyordu. Penaltı atışı sırasında George biraz daha sıksa çürütecekti omzumu. Golden sonra kalan yarım saatte Almanya’dan tanıştığım Martin ile Almanya’yı ve elenişlerini derinlemesine konuşuyorduk. Özetle, ona göre turnuva öncesi Mesut, İlkay ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu fotoğraf eksenindeki tartışmanın takım içini etkilediğini ve bugün yaşanan elenmenin ana nedeni olduğunu söylüyordu.

MİNA YIKTI, PICKFORD DİRİLTTİ

Maçın son saniyelerine girilirken, kaçan goller, sahada yaşanan ikili kavgalar gerginliği arttırıyordu. Son dakikalarda hâlâ gol bulamamış Kolombiya’da kaleci David Ospina’nın da rakip kale önüne gelmiş olması “gol geliyor mu” soru işaretlerini oluşturmuştu benim de kafamda. Ospina’dan değil ama Yerry Mina’dan gelmişti gol. O da turnuvadaki 3’üncü golünü atmıştı. Hem de 3’ü de aynı şekildeydi. Skoru 1-1 yapmıştı bu gol 90+4’ün son saniyelerinde. Uzatmalara gidilmişti. Sonuç yarım saat boyunca değişmeyince karşılıklı penaltı atışlarına geçildi. İngiltere’de Jordan Henderson’ın 3’üncü penaltıyı kaçırmasının ardından Kolombiya’da Uribe’nin şutu direkten dönmüştü. Ardından İngiliz kaleci Pickford, Bacca’ya gol izni vermiyordu. Eric Dier son penaltıda İngiltere adına golü atıp turu takımına getirmişti.

Penaltılar sırasında George’ın yanından kalkmıştım. Onun gerginliğini bozmak istememiştim, hiçbir takımın taraftarı olmadığım bir maçın penaltılarında hikâye arayan biri olarak vereceğim tepkiler canını sıkabilirdi. Fakat galibiyet pozumuzla sanırım gönlünü almışımdır. İngilizler için “Futbol eve dönüyor” olabilirdi ama benim trenim St. Petersburg’a gidiyordu. Son 8 maçlarını takip edeceğim St. Petersburg şehrine gitmek üzere trene atlamak için hızlıca mekandan ayrıldım.

Not: Bu yazı çeşitli aksilikler, yoğunluklar ve lojistik sıkıntılar gerekçesiyle 4 Temmuz günü değil 5 Temmuz günü yayınlanabilmiştir. Yaşanan gecikme için siz sadık okuyucularımdan özür dilerim.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/05/ceketsiz-southgate-ingiltere-ile-tarih-yaziyor

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Sambacılar şampiyon gibi kutladı

Brezilya, beklendiği gibi Meksika’yı evine gönderirken, Belçika Rusya’da başka bir sürprizin yaşanmasına izin vermeyerek Japonya’yı son saniye golüyle yendi. Belçika ve Brezilya son 8’de eşleşti böylece. Meksikalılar’ın eve dönüşü ülkedeki eğlenceyi azaltacak olsa da Brezilyalılar galibiyeti şampiyon gibi kutladı.

Cumartesi ve pazar günleri tam da maç saatlerinde yağan kısa ama sert yağmurla sırılsıklam eden havaya inat güneş yakıyordu bu sefer Moskova’da. Taraftar alanına maçın başlangıcından üç dakika sonra girdiğimde pazar günkü kalabalıktan eser yoktu. Brezilyalılar ve Meksikalılar yerlerini almıştı. Ekranlara dönük yüzlerin elleri, alınlarının altında gölge yaratmaya çalışıyordu. Güneş yaktığı gibi maçın da izlenmesine engeldi.

Almanya, Arjantin, İspanya ve Portekiz’in elenmesinin ardından Dünya Kupası’nda şampiyonluğun ibresi Brezilya’ya dönmüştü. Meksika ile oynayacakları maç oldukça kritikti. Öyle ya da böyle, Almanya’yı yenmiş bir Meksika vardı karşılarında. Fakat Javier Hernandez ve arkadaşları dünya kupalarının en sevimsiz modasıyla karşımıza çıkmışlardı. Saçlarını platin sarısına boyatmıştı takımdaki oyuncuların birkaçı.

MEKANIN YENİ SAHİBİ NEYMAR

Karşılıklı tehlikelerle geçen mücadelede 45 dakika 0-0 tamamlandı. Brezilya baskılı olduğu kadar Meksika da aşağı kalır bir oyun sergilemiyordu. Ancak Brezilyalı taraftarlardaki özgüven Meksikalı taraftarlarda yoktu. İkinci devrenin hemen başında Neymar sahneye çıktı ve golünü attı. Brezilya sarısı haşlanmış mısır alırken golün gelmesi nasıl bir tesadüftü bilmiyorum ancak ekrana doğru baktığımda görebildiğim tek şey havada uçuşan bardaklardan saçılan biralardı.

Orta sahalar hızlı geçiliyordu artık. Top bir orada bir buradaydı. Neymar’ın golü hem kendisini hem de takımını rahatlatmıştı. Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo’nun elendiğinin ertesinde artık mekan sahibi olma vakti gelmişti onun için. Maç boyunca kendine yapılan müdahalelerde verdiği tepkiyi bu kadar abartmıyor olsa daha sempatik olacaktı. Ancak ülke olarak Rivaldozede olmamızın da etkisiyle bir Ronaldinho değilsin Neymar üzgünüz… Fakat son dakikalarda attığı depar ve Firmino’ya yaptığı asist skoru 2-0’a getirip Meksika’nın fişini çekti ve takımını son 8’e taşıdı. Taraftar alanındaki Brezilyalıların coşkusu yine zirve yapmıştı. Şampiyonmuş gibi kutlamaya başlamışlardı. Havaya girmişlerdi yine.

PARKLARDA SANAT İÇİNDEN SPORA

Günün ikinci maçını Moskova’nın her yerinden kültür fışkıran Gorki Parkı’nda kurulu olan maç seyir alanında izledim. Parkın içinden seyir alanına doğru yürürken havanın güzelliğini de fırsat bilerek kendini sokaklara atan Moskovalıların tango, vals ve bilumum çift olarak yapılan dansları icra edişlerinin arasında buldum kendimi. Az ilerisinde ise kumsalı ve denizi olmayan Moskova’da kurulmuş plaj voleybolu alanında boş saha yoktu akşam saatinde. Spor kültürüne sahip olmak böyle bir şeydi.

Belçika – Japonya maçının 0-0 biten ilk yarısını Hırvatistan Futbol Federasyonu’nun park içinde kurduğu alanda izledikten sonra, devre arasında başlayan yağmur nedeniyle kendimi bir kafeye attım. Ancak başlayan bir de gol yağmuru vardı. İlk yarıda olmayan golleri, 45 dakikaya sığdıran iki takımın mücadelesi yüksek tansiyon hastalarının hemen ekran başından kalkması gereken seviyeye ulaşmıştı. Japonya’nın Haraguchi ve Inui ile attığı goller, ikinci devrenin başında Belçika’ya şok yaşatmıştı.

MARTINEZ’İN DOKUNUŞU, JAPONLARIN HARAKİRİSİ

Beklenmedik bir şey olacak mıydı yine bu turnuvada diye sormaya başladım kendime. Maçı izlediğim kafede altı müşteriydik. Dört garson ve iki de güvenlik vardı. Japonya’nın her kaçan golünde ya da tehlikeli atağında yan masadakiler bağırıp çağırıyordu. Ben de maça kitlenmiştim. Euro 2016’dan bu yana umutla takip ettiğim Belçika’dan hamle bekliyordum. Dakikalar ilerledikçe Japonya’nın turu hak ederek geçeceğine inananların sesleri yükseliyordu sosyal medyada. Ancak Roberto Martinez iki dokunuş yaptı. Takım Marouane Fellaini ile boyunu, Nacer Chadli ile hızını arttırdı. Boy avantajını kullanan Belçika, önce Vertonghen ve Fellaini ile iki kafa golü bulmuştu hemen. Kırmızı şeytanların attığı üçüncü gol ise gerçekten bir şeytan işiydi. 90+4’ün dolmasına 30 saniye vardı. Gol için 15 saniye yetti! Kaleci Courtois topu hızlıca de Bruyne’ye gönderdi. Manchester City’nin yıldızı topu dikine hızlıca sürdü. Sağdaki Meunier, topu aldıktan sonra ceza sahası içine çevirdi. Lukaku topun üstünden atladı ve oyuna sonradan giren Chadli galibiyeti getiren golü attı. Japonlar maç sonu yıkıldı. Kim yıkılmazdı ki? En çok yıkılan Fas olmuş olmalı. Eğer Fas asıllı Fellaini ve Chadli Fas Milli Takımı forması giyiyor olsaydı o anda son 8’e yükselen onlar olabilir miydi?

Belçika, Brezilya’nın rakibi olmayı başardı bu golle. Maçlar biter bitmez eve döndüm. Eve dönüş yolum, alt geçitte önüne gayet sıradan olan orgunu koymuş olan hanımefendinin, Belçika maçının heyecanı ve stresini azaltacak bir klasik müzik parçası eşliğinde sonlanıyordu.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/03/sambacilar-sampiyon-gibi-kutladi

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Rusya tarih yazdı! Moskova uyumadı!

Ev sahibi Rusya, beklenmedik bir şekilde İspanya’yı evine gönderdi. Taraftar alanındaki taraftarlar uzatmalardaki yağmura karşın bir dakika bile desteğini takımından esirgemedi. Seri penaltılar sonunda ise Rusya taraftarlarının gözyaşları yağmura karıştı. Maç bitimiyle başlayan parti, gece boyunca sürdü ve Moskova uyumadı. Günün ikinci maçı ise farklı bir hikayeye sahipti.

Yağmur uyarısı sadece cumartesi günü için verilmemişti evvelsi günkü cep telefonu mesajında. Pazar günü de yağmur beklendiği yazılmıştı. Sabahın erken saatlerinde gözümü açtığımda yağmur çoktan yağmaya başlamıştı. Gün içinde aralıklarla devam eden yağmur maçın oynanacağı saatten iki saat evveline kadar durmamıştı. Taraftar alanı ise bu sefer açıktı. Twitter adreslerinden kapalı olduğuna dair bir mesaj da paylaşılmamıştı. Anlaşılan Rusya maçı günü, yağsa da yağmur çaksa da şimşek stadyum dışındaki yüzde 50’yi dışarıda tutamazdı kimse, Putin bile.

TARAFTAR ALANINA YOĞUN İLGİ

Bu sefer tek otobüsle Üniversite durağına doğru yola çıktım. Fakat Üniversite durağına gelmeden bir evvelki durağa yaklaştığımızda insanların Üniversite durağı yönünden geri yürüdüklerini görünce genel bir yönlendirme olduğunu fark edip hemen otobüsten attım kendimi dışarı. Kalabalığa karışmadan önce gönüllü ile iletişime geçmeye çalıştım ancak belli bir anlaşamama durumu vardı. Tek öğrenmek istediğim taraftar alanının açık olup olmadığıydı. Daha önce düştüğüm tuzağa düşmek istememiştim. Bu kadar insan, daha önce Almanya maçını izlemek için giriş yaptığım yere, boşuna yürümüyordu muhtemelen. Girişe girmeden anlamıştım ki, diğer girişlerdeki yoğunluğu azaltmak için bu kapıya yönlendirme yapılmıştı. Çok değil, 20 ya da 30 dakika sonra içeri sorunsuz girdim. İçeride eminim ki 25 binden daha fazla insan vardı. Ve muhtemelen uyanır uyanmaz alana gelmişlerdi. Hepsi de Rusya taraftarıydı. Üzerinde bordoya çalan kırmızı rengi ve sarı şeritleriyle İspanya hırkası olansa bendim. Onu çıkarsam da açık sarı renkte üstünde ‘Los Blancos’ yazan Real Madrid logolu tişörtüm vardı zaten. Kalabalıklar arasında yalnızdım. İspanyol vardı, görmedim değil ancak onları da bulmak çok zordu.

Maçın başlamasına dakikalar vardı. Sabahtan beri yağan yağmur, maç saatine göre kendini ayarlamıştı sanki. Saat 15:00’ten beridir bir damla yağmur yağmadığı gibi güneş yakmaya başlamıştı. Güneş gözlüksüz maç izlemek pek mümkün değildi. İnsanlar ise ailecek piknik yapmaya gelmişçesine örtüsünü yere sermiş, çimenlik alanda oturanlarsa çocuklarını çayıra salmıştı. Ulusal marşlar başladığında herkes ayağa kalktı ve tek ses olarak futbolcularla birlikte marşı söyleyip maçı izlemeye koyuldular.

ERKEN GELEN GOLE BOYUN EĞMEDİ 

Daha ilk dakikadan Rusya’nın savunma yapacağı açıktı. İspanya’da Iniesta’nın olmaması daha dinamik koşan bir takımı tercih etmesine bağlanabilirdi Hierro’nun. Rusya, turnuvanın en çok mesafe kat eden oyuncularına sahipti. Karşılaşmada henüz 12’nci dakikada kullanılan serbest vuruşta Sergio Ramos ile boğuşma cesaretini gösteren Ignashevich o hengamede kendi kalesine gol atınca, Rusya’nın maçta erken havlu atacağını düşündüm. Bu kadar insan arasında İspanya taraftarı olarak durabilme ihtimalimi hesaplıyordum. Sonra turnuva boyunca tüm taraftarların birbirlerine gösterdiği sıcaklığı hatırladım, endişem yerini meraka bıraktı. Ruslar “Vpered Russia” yani tribüncü tercümesiyle “Saldır Rusya” tezahüratlarıyla desteklerini bir kez olsun kesmedi. Devre biterken de İspanya Milli Takımı’nın sözde tecrübeli stoperi Pique bir uyanıklık yapmak istese de, Hollandalı hakem Björn Kuipers, video asistan hakeme bile başvurmadan penaltıyı çaldı. Maçı birlikte izlediğim Rusların çıldırdığı ilk an maçın 41’inci dakikasında Dzyuba’nın ayağından gelen golle oldu. Gerçek bir efsane olma yolunda ilerliyordu dev forvet.

HEP DESTEK TAM DESTEK

İkinci devreyi anlatmaya pek gerek yoktu. Futbol adına dünyanın en sıkıcı 45 dakikalarından birini geçiriyorduk. İspanya’nın her atağında alkış kıyamet kopuyordu. Bir ara önlere kadar ilerlemiştim ve sağımdaki solumdaki kadın taraftarların çığlıklarına yakından şahitlik etmiştim. Birinin “Haydi”, “Davay” seslenişi o kadar tiz gelmişti ki kulağıma, şöyle yavaşça omzumun üzerinden baktığımda kadıncağız mecburen özür dilemek zorunda hissetmişti. Derdim özür diletmek değildi sadece çıkan sese şaşırmıştım. Elbette ki o anın heyecanını istediği gibi dışarı vuracaktı. Ev sahibiydi ve kaç kere İspanya’yı elemeye bu kadar yaklaşabileceklerdi ki? İspanya’nın her şutunu kurtardığında Igor Akinfeev’e alkışlar yükseliyordu. Savunmanın her kestiği topta da aynı tepki devam ediyordu. Ve her alkış ve çığlık silsilesinin ardından ya Igor ya da RA-Sİ-YA sesleri yükseliyordu.

CHERCHESOV UYUMADI, HIERRO HİPNOTİZE OLDU

Bu arada futbol açısından kısa bir değerlendirme yapmak gerekir ki, Hierro kendi oynadıkları pas oyunundan hipnotize olmuş gibi, Cherchesov 65’inci dakikada üç oyuncu değişikliğini, ikisini en iyi hücumcularını oyuna almak üzere yapmıştı. İspanya’da ilk değişiklik 67’nci dakikada Iniesta ile oldu. Sonra Carvajal, Aspas girdi. Sonuç Rusya’nın 5-4-1 düzenine geçmesinin de etkisiyle uzatmalara gitti. Korktuğum uzatmalar değildi de yaklaşan kara bulutlardı. Doğa ana 90 dakikada bitmesini ön görmüştü belki de maçın ve o yüzden 90 dakika boyunca yağmur yağmadı. Ancak uzatmalarla birlikte yağmur da başladı. Şemsiyesiz gelenler, plastik torbalarını kafalarına geçirmişti. İki ufaklığın çöp kutusunun kapağını 180 derece açarak yağmurdan korunması zekiceydi. Bu Dünya Kupası’nda ilk kez uygulanan kuralla, İspanya ve Rusya birer oyuncu daha değiştirdi. Sonuç değişmedi. Cherchesov’un İspanya kilitleme taktiği de zekiceydi ki maçı penaltılara taşıdılar.

Ne olacağı konusunda beni büyük bir merak sarmıştı. Acaba bir şampiyona daha veda mı edecektik? Yoksa bu kadar insan kahır mı çekecekti penaltı atışları sonunda? İspanya’nın 2008-2012 yıllarındaki kazanan jenerasyonu dışındaki jenerasyonları da harikaydı ve fakat hep beklenmedik şekilde erken elenirdi. O takımların başrollerinden biri Fernando Hierro yedek kulübesindeydi.

YAĞMUR YERİNİ SEVİNÇ GÖZYAŞLARINA BIRAKTI

İlk atış hakkı İspanya’daydı. Gerginlik ve sessizlik sarmıştı taraftar alanını. Iniesta topu ağlarla buluşturdu. Rusya’da Smolov ve Igneshevich de. İspanya’da ikinci penaltıyı gole çeviren Pique’den sonra sıra Koke’deydi. Penaltı atışları sırasında Rusya taraftarlarının, bulunduğumuz taraftar alanının hemen arkasında kalan, maçın oynandığı Luzhniki Stadı’ndaki kalecileri, Igor Akinfeev’e seslerini duyurmak istercesine yaptıkları “Igor Igor” ve RA-Sİ-YA tezahüratlarını oyuncular duyuyor gibiydi. Koke’nin şutunu, Igor çıkardı! Turnuva boyunca maç aralarında sahnedeki sunucunun zorlamasıyla denenip de kırılamayan desibel rekoru kırılmıştı sanki. Golovin ve Cehrysev de gollerini atmıştı. Ramos dördüncü penaltıdan yararlanmıştı İspanya adına. Beşinci penaltıyı ilk kullanan takım olmak için Ramos “İlk biz atalım” demişti para atışında. Fakat psikolojik üstünlük Rusya’daydı. Koke’nin atamadığı penaltı nedeniyle Aspas’ın beşinci penaltıyı gole çevirmesi gerekliydi umutlarını devam ettirmeleri için. Dinmeyen Igor tezahüratlarına, Akinfeev sağa uçmasına karşın sol ayağıyla yaptığı kurtarışla cevap verdi ve Rusya’yı tarihinde ilk kez son sekiz takım arasına soktu. Taraftar alanında yağmur, yerini gözyaşlarına bırakmıştı. Yemek alanlarındaki masaların üstüne çıkarak kutlama yapılmaya başlanmıştı. Bu saatte bu şekilde başlayan eğlencenin gece boyunca süreceği kesindi, benim ise sabaha kadar sürecek eğlenceye dayanacak enerjimin ve vaktimin olmadı gibi. Eve dönüş yolunda araçlarla tura çıkılmıştı bile. Metrolar ise mütemadiyen tezahüratlarla inliyordu. Gece tüm curcunayı sosyal medya hesaplarından paylaşım yapan arkadaşlarım sayesinde oturduğum yerden takip edebilmiştim. Sabah 4’e, 5’e kadar eğlence devam etmişti, birkaç saat sonra mesai başlayacaktı halbuki ama umursayan yoktu. Rusya tüm tartışmalarına karşın kendini son sekiz takım arasına atmıştı.

İKİ SCHMEICHEL  DE OLSA YETMEDİ

Futbol tarihine bambaşka bir hikayeyle geçen Danimarka – Hırvatistan maçını izlemek ve iki gün sonraki St. Petersburg yolculuğuma hazırlanmak için eve dönmüştüm. Maçın hemen başında gelen iki gol sonucun farklı olacağı izlenimini vermişti ancak bir maç daha uzatmalara gitti pazar maçlarında. Uzatma dakikalarında Hırvat Luka Modric’in kullandığı penaltıyı Kasper Schmeichel kurtarınca, tribündeki baba Peter Schmeichel yerinden fırladı. Karşılıklı penaltı atışlarına giden maçta, Schmeichel aynı performansı sergilese de, takım arkadaşları ona eşlik edemedi ve Danimarka evine dönen, Hırvatistan ise Rusya’ya rakip olan takım oldu.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/02/rusya-tarih-yazdi-moskova-uyumadi

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Ciao Messi! Ciao Ronaldo!*

Moskova’da yağan yağmur gibi yağan karşılıklı gollerle kazanan, son finalist Arjantin karşısında Fransa oldu. Akşam mesaisinde ise Uruguay, 2 kere çıktı, 2 kere gol attı ve son Avrupa Şampiyonu Portekiz’i evine gönderdi. Brezilyalıların ele geçirdiği Moskova’da sokaklar ‘Ciao Bella’nın, Ciao Messi ve ‘Ciao Ronaldo’ versiyonuyla inledi.

“Hava durumu tahminlerine göre 30 Haziran ve 1 Temmuz günleri Moskova’da şiddetli yağmur ve 22 m/s ulaşacak rüzgarlı hava bekleniyor. Bu yüzden araçlarınızı ağaç altlarına parketmemeyi tercih ediniz.” Sabah uyandığımda Rusya hattımı kullandığım telefonuma gelen mesajdı bu. Rostov ve Volgograd’daki 30-35 dereceyi bulan havadan sonra böyle mesajlarla karşılaşmak can sıkıcıydı. Maç saatlerinde taraftar alanında bir problem yaşanmaz diye umuyordum. Maç saatine kadar 4 Temmuz’dan 14 Temmuz’a kadar bulunacağım St. Petersburg’a tren biletlerimi ayarlamaya karar vermiştim.

KÖPRÜ ALTINDA YOKSULLUĞUN GÖRÜNÜRLÜĞÜ

Öğlene doğru arkadaşlarımla yazıştım, taraftar alanında buluşup buluşmayacağımızı öğrenmek için: “Taraftar alanı bugün kapalı” diye cevap gelince kontrol ettim, çoktan tivit atılmış, duyuru yapılmıştı. Beklenen şiddetli yağmur ve fırtına nedeniyle taraftar alanının kapalı kalacağı açıklanmıştı. E Peki 1 Temmuz’da Rusya’nın maçı var ve aynı hava durumunun devamı bekleniyor. Pazar günü ne olacaktı acaba? Bugünlük direksiyonu direkt olarak Kızıl Meydan’a ve civarlarına çevirdim.

Her zaman kullandığım metro için alt geçidi kullanıp giderken gözüme başka bir şey takıldı. Alt geçitte işporta tezgahları görünür olmaya başlamıştı. Daha fazla yoksulluğa itilmiş kişi para bekliyordu insanlardan. Elleri ve bacakları olmayan biri yemeğini yemeye çalışırken hüzünlü bir şarkı çalıyordu sokak müzisyeni. Grup aşamalarının tamamlanması ve turist taraftarların azalması şehirdeki alt kültürlerin ve yoksulluğun tekrar görünür olması anlamına geliyordu anladığım kadarıyla. Ya da bu konudaki polisiye önlemler azaltılmış ya da kaldırılmıştı.

YAĞMURLA BİRLİKTE GELEN GOLLER

Kızıl Meydan’a vardığımda yağmurun ben tüneller arasında gezinti halindeyken başladığını metro çıkışında oluşan yığılmalardan anlamıştım. Güvenlikler yağmurdan kaçan insanlara, girişleri kapattıkları için kızıyordu. Bir yerde haksız da değildi. Tahliye önemliydi. Ve ben bile gün içinde yağmur beklendiğinden haberdar olmuşsam herkes de haberdar olmalı en az bir şemsiye almalıydı. 15 yıl kadar önce alınmış olan ve ilk kez Rusya’da kullandığım Spartak Moskova yağmurluğum misyonunu yerine getirmek üzere bir kere daha işbaşındaydı. Fakat inanılmaz bastıran yağmur nedeniyle ancak Bolşoy Tiyatrosu’nun girişine kadar gidebilmiştim maçı izleyeceğim sokaklara varamadan. Yalnız değildim ve benimle birlikte bir çok insan da aynı yerdeydi. Adeta sanata sığınmıştık. O sırada orada bulunan Fransız taraftarlarla konuştum. Gilles ve arkadaşı Fransa’nın 3-1 yeneceğinden emin konuşuyorlardı. Yağmur dindikten sonra maç izleyeceğim sokakta bulunan Arjantinli Martin ise, “Bu maç Messi’nin maçı. 3-2 kazacağız.” diyerek iddialı bir yorum yapmıştı. “Agüero ve Higuain oynarsa kazanırız” diyordu da kadroda olmadıklarını hatırlatınca, “Sampaoli korkuyor galiba” demişti. Gollü maç beklentisi vardı, karşılıklı. Nasıl bir maç olacağını merakla beklemek üzere yerimi aldım.

Maçın henüz başında, Mbappe’nin hızının hakkını vermek gerekse de Rojo’nun aptalca ceza sahası için faulü Fransa’ya penaltı kazandırdı. Griezmann skoru 1-0 yapınca, acaba bu kadar kötü Arjantin’i bulan Fransa, bir başka Almanya-Brezilya maçı daha yaşar mıyız diye düşünmeye başlamıştık. Fakat Angel Di Maria’nın yoktan var ettiği gol, “Biz ölmedik” dercesine bir goldü. İkinci yarının başında Mercado ile devre başında gelen gol müthiş bir şans golüydü Arjantin için. Fakat Arjantin o şansı hiç mi hiç kullanamadı. Sağ bekin golüne, sağ bekinin müthiş golüyle karşılık verdi Fransa. Sonrasında Mbappe’nin hızıyla ve Fransa’nın hızlı çıkışlarıyla gelen 4 dakikada 2 gol, Arjantin’in ipini çekti. Agüero’nun attığı gol sadece skoru ilan etti. Arjantin ve Messi eve dönüyordu. Sampaoli’nin tercihleri Arjantin dışında bu kadar tartışılıyorsa acaba Arjantin’de ne konuşuluyordu.

İZMİRLİ KAZIM

İki saatlik maç arasında bir anda oturduğum bankta yanımda İzmirli Kazım Karasu’yla karşılaştım. 8 kişilik bir ekip olarak buralara gelmişler. 3 Brezilyalı, 3 Türk, 2 de İranlı. Brezilyalılar maç için Samara’da, İran’lı arkadaşları maç için başka şehirdeydi. Diğer 3 Türk’ün 2’si ise Nazım Hikmet’in mezarını ziyarete gitmişler. Kazım ve arkadaşları bir süredir Rusya’dalarmış. St. Petersburg’da bir taksicinin zulmünden zor kurtulmuş. Rusya’ya esas geliş nedeni ise İspanya – Rusya maçına almış olduğu bilet. Bakalım ev sahibinin maçında nasıl bir skor onu bekliyor.

URUGUAY’DAN AYNI GOL

Akşamki maçta, gönlüm Uruguay’dan yanaydı. Sokaklarda Portekizli de görmek mümkün değildi. Konuşmaya çalıştığım bir Uruguaylı beyfendi çok gergindi ve zor bir maçın kendilerini beklediğini söyleyerek sigarasından bir nefes çekti. Bir başka baba oğulla konuştuğumdaysa “2 Cavani, 1 de Suarez atar ve yeneriz. Ronaldo’ya adım attırmayız” dedi tüm özgüveniyle. Tek tük Ronaldo formalı ya Rus ya da Asyalıydı. Brezilyalılar da Uruguaylıydı ironik bir şekilde. Gerçi onların derdi Arjantin’leydi. Portekiz – Uruguay maçı müthiş hızlı başlamıştı. Ronaldo baş döndürücü hareketler yapıyordu. Uruguay ise hızlı ataklarla rakibini boğmaya çalışıyordu. Suarez ile Cavani, 2014’te İngiltere’ye attığı goldeki rolleri değiştirip aynısını Portekiz’e atıyordu. Cavani’nin müthiş sıçrayışı akıllarda kalıcıydı. Brezilyalılar bu gole sevinmişti. Yanımdaki Brezilyalı arkadaki Sao Paulolu’ya dönüp dönüp “Lugano, Lugano” diye bağırıyordu.

İlk devreyi izlediğim mekan gereğinden fazla kalabalıktı. Ne maç izleniyordu ne de nefes alınıyordu. Hatta saatlerdir orada oturan Brezilyalılardan biri kalabalıktan dolayı ayakta ve önlerinde duran adama çekilmesini, sonradan gelip oturanlara saygısızlık yaptığını söylemesine karşın çekilmeyince masadan kalkıp adamın önünde durdu. Devrede sokak tribününe geçtim.

İTALYA’DAN DAHA İTALYA

Uruguay’ın savunmaya kapanacağı daha ilk devrede belliydi. Godin ve Gimenez en iyi kafaya çıkan iki stoperdi turnuvadaki. Yıllardır birlikte oynamaları da avantajlarıydı. Fakat Portekizli Pepe de onlardan az değildi. İkinci devrenin başında ortaya çıktı ve Muslera, turnuvadaki ilk golünü Pepe’den yedi. İki Süper Lig oyuncusunu izledik böylece. Dakikalar Uruguay bu golden sonra bir silkelendi. Bir kez daha hücuma organize olarak çıktı ve Cavani inanılmaz bir gol daha attı. Verimli futbol oynuyordu Uruguay. Portekiz ise bastırıyordu fakat sonuç almakta zorlanıyordu. Maçı izleyenlerin yüzlerinden çoğu insanın Ronaldo ve Portekiz’ci olduğu belliydi ancak, Ciao Messi’ye Ciao Ronaldo uyarlaması yapan Rusların sayısı az olsa da sesi yükseliyordu. Aynı ekip Uruguay diye de tezahüratlarına devam ediyordu.

Doksan dakika tamamlandığında Uruguay kazanan taraf olmuştu. Turnuvada İtalya yoktu ama, İtalya’dan daha İtalya olan ve belki de olmaktan başka fazla çaresi de olmayan Güney Amerika’nın İtalya’sı Uruguay son 8’de Fransa’nın rakibi oluyordu. Maç sonunda, “Cavani 2 gol atar” diyen Brian’ı buldum ve tebrik ettim.

*Güle Güle Messi, Güle Güle Ronaldo!

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/01/ciao-messi-ciao-ronaldo

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

‘Rusya! Tüm votkanızı içmeye geldik’

İngilizler yenilse de mutluydu. Onlara göre final yolu açıktı. Turnuvada mümkün olduğunca uzun süre kalıp Rusya’daki tüm votkaları içmeye kafayı takmışlardı. Japonya, Kolombiya’ya duacıydı. Senegal’e yazık oldu. Acaba Arjantin sevdalısı iki Venezuelalı biletlerini satabildi mi?

Yine, bir gecikme macerasıyla karşınızdayım. Bu sefer trafikten dolayı taksi bulamama sorunu yaşadım. Bulduklarım ise ucuz değildi. Normalde 200-250 ruble arasına gidilen mesafe için taksilere çok rağbet olduğundan 350 rubleden aşağısına gitmiyordu taksiler. Aplikasyon böyle diyordu. Otobüse atladım hemen. O da yanlış otobüstü. Tahmin ediyordum böyle olacağını ana yoldan uzaklaşır uzaklaşmaz indim geri yürüdüm. Eh belli bir mesafe kat ettiğim için taksi biraz daha ucuza gelir sanıyordum ama olmadı. Yapacak bir şey yok. Maçın ikinci yarısını izleyeyim bari alanda diyerek atladım taksiye. Telefondan açtım maçı izlemeye başladım. Şoför Türkiye’den geldiğimi öğrendikten sonra birkaç kere İngilizce olarak, “Tanıştığıma memnun oldum” dedi. İnerken 350 rublelik yola “Bozuk yok abi, hakkını helal et” ayağı çekerek bin ruble üstü olarak 500 ruble verdi. Rusya’da bile aynı muameleye denk gelmek can sıkıcıydı. Yol kenarındaki bankayı gördüm ve bozuk para çektim. Çantamın diplerindeki rubleleri toplayınca tam hesabı, 357 ruble’yi verdim camdan ve gittim yoluma. Ben kendisiyle tanıştığıma hiç memnun olmamıştım.

ARJANTİN’İN YOLU BİZİM YOLUMUZDUR

Sonra taraftar alanına giden uzun bir yolu yürümek zorunda kalarak maçın ilk dakikalarına telefonumdan göz atmaya devam ederken yanımda iki sırt çantalı gördüm. Önlerinde, biletlerini sattıklarını okudum. Sattıkları biletler, Hırvatistan-Danimarka maçıyla İspanya-Rusya ile Hırvatistan-Danimarka maçının galibi maç biletleriydi. Neden bu maçlara bilet aldıklarını sordum. Venezuelalılardı ama Arjantin’in grup maçlarına bilet bulamadıkları için grup maçı sonrası, grubu nasıl bitireceğine bakmadan, D1 ve D2 takımlarının final yolundaki son 16 ve son 8 maçlarına bilet almışlardı. Yani Fransa-Arjantin maçlarına biletleri de vardı. Aynı fiyata satmaya niyetliydiler. Paralarını çıkarmak onlar için kâfiydi.

Maçları izlemek için taraftar alanına girdiğimde güneşin yakıcılığından herkes bulduğu ilk gölge alana oturmuş ana ekrandan Kolombiya – Senegal maçını seyrediyordu. Aynı Almanya maçında olduğu gibi, Japonya – Polonya maçı arkadaki kuytu köşedeki ekrandaydı. Bu sefer büyük ekran küçük ekran farkının taraftar yoğunluğuna göre belirlendiğine kesin kanaat getirmiştim.

Kolombiyalılar gerginliklerini coşkulu tezahüratlarına yansıtıyordu ilk yarı boyunca. Fakat skorun gelmemesi üstüne bir de James Rodriguez’in sakatlanması işleri yokuşa sürüyordu. Şansları zora giriyordu. Taraftar alanında konuştuklarım Quientero’dan ve Falcao’dan bir şeyler bekliyorlardı takımı sırtlamaları adına. ‘El Tigre Falcao’ tezahüratı da bu yüzden dillerinden düşmüyordu. Biraz da Japonya maçına bakmak için arka ekrana geçtim.

TÜM JAPONYA BİR GÜNLÜĞÜNE KOLOMBİYALI OLDU

Dün Almanya formalıların doldurduğu alanı Japonya formalılar doldurmuştu şimdi de. Hasebe’ler, Kagawa’lar, Honda’lar formaların sırtlarındaydı. Bir kenarda muhtemelen bir baba çocuklarını önüne dizmiş tribün yapıyordu: “Nippon, Nippon!” Japonca’da Japonya, Nippon demek. Ya da Japonca’da Nippon Japonya demek. Hepsinin kafasında Japonya bayrağı temsili bir adet bant bağlanmıştı tabii. Polonya’nın öne geçmiş olması Japonya için kötü haberdi. Gerginlerdi maç sırasında. Arka taraftan “Gol” sesini duyar duymaz Japonları kaderlerine terk ettim. Şimdi böyle deyince kendimi kötü hissettim ama Kolombiya’nın golünü ve birkaç mutlu Kolombiyalı görmek istiyordum. Yerry Mina, stoper’den çıkarak golünü atmıştı maçın bitimine 15 dakika kala. Kolombiyalıların gerginliğini almıştı bu gol. Ama Japonya’yı ateşe atmışlardı. Senegal’in bir gol atması gol averajıyla Japonya’yı evine yollayacaktı. Ne Senegal’den gol geldi ne de Japonya’dan. Maçlar 1-0 tamamlandı ve dün Meksikalıların Güney Kore’ye yaptıklarını Japonlar bugün Kolombiya’ya yapıyordu. Gördüğüm her Japon, karşılaştığı Kolombiyalı’ya teşekkürlerini iletmek için “Vamos Colombia”, “Haydi Kolombiya” diyerek geçiyordu önlerinden. Klasik Japon selamını da veriyorlardı önlerinde eğilerek. Olan Senegal’e oldu. Elenmeleriyle birlikte Dünya Kupası’nda Afrika takımı kalmadı! Eski kıtanın futbol ülkelerinin şapkalarını önlerine koyup iyice düşünmesi gerekecek bu kupadan sonra.

BİZİM EKİP BENİ YOLUMDAN ETTİ

Akşam mesaisini aslında başka bir yerde, COPA 90 evinde yapmaya niyetliydim, fakat tam çıkışa doğru yürürken ‘benim ekibi’ gördüm. Tam takım oradalardı. İsimlerini bildiğimi söylersem yalan olur ama İspanya – Fas maçı gecesi Arbat’ta tanıştığım, ertesi gün taraftar alanında karşılaştığım İngiliz çocuklar, İngiltere maçı öncesi alanda son yemeklerini yiyordu. İçkiler son içkileri değildi. Maçı en önde izlemek için sözleştik. Daha ucuz ve daha doyurucu bir akşam yemeği için git gel mesafesi 50 dakikayı bulan dönerciye kadar yürüdüm.

Dönerken yolda Uruguaylılarla karşılaştım. Penarol formalı arkadaş, kendi takımının dünyanın en iyisi olduğunu iddia ediyordu. Tüm Güney Amerikalılar böyle derdi. Bir zamanlar kazanılan başarılarla bugün yaşamaya devam etmeyi tanımlayacak tek bir kelime olmalı sanırım. Daha sonra Portekiz karşısındaki şanslarını sorduğumda “Zor ama onlarda sadece Ronaldo var. Bizde Suarez, Cavani, Muslera, Godin, Gimenez….” Aynısını bir Portekizli de, Ronaldo’nun yanına Quaresma, Andre Silva, Moutinho, Pepe, Manuel Fernandes ekleyerek yapabilirdi. Şahsen Tabarez’in iyi bir savunma takımı oluşturmasından yola çıkarak Uruguay’ın avantajlı olduğu kanısındayım.

TARAFTARA GÖRE İNGİLTERE’NİN YOLU AÇIK

Tekrar içeri girdiğimde bizim İngilizleri buldum. Tek birinin ismini biliyordum: Ollie George. Fakat onlar beni görünce artık tanıştığımız için aralarına hemen karıştım. Maçtan çok onları izlediğimi söylemem lazım. Çünkü maç bir yandan kimsenin kazanmak istemediği, bu yüzden de teknik direktörlerin sahaya sürdüğü toplam 22 kişinin sadece 4’ünün ilk 11 oyuncusu olduğu oyunculardan oluşuyordu. Kazanan, Japonya ile eşleşecekti. Kaybeden Kolombiya ile. İngilizler, kaybetmek istiyordu. Kaybederlerse Kolombiya ile eşleşeceklerdi ancak, İsveç-İsviçre, Hırvatistan-Danimarka, İspanya-Rusya yoluna düşeceklerdi. Kolombiya’yı geçerlerse, İsveç-İsviçre galibiyle son 8 oynayacaklardı. Eh orayı da geçerlerse son 4 demekti bu. Oradan sonrası ne olursa olsun İngiltere için keyif demekti. İngiltere en son 1990’da son 4 oynamıştı Dünya Kupası’nda. Profili en düşük takımlarıyla buraya gelebilmeleri onlar için başarıydı.

MERHABA İNGİLTERE, GÖRÜŞÜRÜZ ALMANYA!

İngiliz taraftarlar maç boyunca susmadılar. Ellerinde ve dillerinde ne kadar İngiltere tezahüratı varsa söylediler. Bir mekana girdiğinizde çalan müzikler bellidir ya hani ve gece boyu en az 2-3 kez duyarsınız hepsini. Aynı böyle bir durumdu bu da. Bir ara, “Sizin durma tuşunuz yok mu?” dedim, “Olmasının ne anlamı var ki?” dediler. Dünya Kupası’nda aralarında bulunduğum en coşkulu ve hiç susmadan maç izleyen ekipleydim. Sayelerinde tezahürat kültürüme bir şeyler ekleyebildim. Arada da ellerindeki tüm biraları üstüme yedim. Biri sağ omzumdan diğeri tüm kafamdan aşağı döküldü. İngiltere gol yedikten sonra daha da coştular. Gala’nın Freed from Desire, şarkısına da söz yazmışlardı. İngilizler kafayı Almanya’ya da takmıştı tabii: “İngiltere merhaba merhaba, Almanya görüşürüz” tezahüratı türemişti hemen Almanlar için. En hoş olanı ise Ruslara seslenerek, “Tüm Votkanızı içmeye geldik” tezahüratlarıydı. Sayısız tezahürata karşın maç sonunu neden “Yaya Toure” ve “Kolo Toure” tezahüratlarıyla bitirdiklerine anlam veremedim. Ama o kadar alkolden sonra anlam verilecek bir şey de yoktu sanırım.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/06/29/rusya-tum-votkanizi-icmeye-geldik

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Takip et // Follow

Açık Radyo – Efektifpas

15 günde bir her pazartesi 19.30'da, 94.9 Açık Radyo'dayız. Duyurularımızı takip etmek için Twitter hesabımızı takip edebilirsiniz...

RadyoEfektifpas

Programlarımızın tüm podcast kayıtları online olarak bulunmasa da dinlemek isteyenler için bir kaç adet program mevcut

‘Salvador’ Guti

Johan Cruyff

Arşivler

Bülent Korkmaz – 3

Tottenham Hotspurs

Nazım Hikmet Ran

HaberVesaire Spor

Video Bug Report

Açılmayan bir video varsa resme tıkla, videonun linkini yolla Teşekkürler...

Facebook Hayran Sayfası

Şubat 2021
P S Ç P C C P
« Eyl    
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728