Archive | Türkiyeden Futbol

Türkiye futbol tribünlerinde şizofrenik durumlar

1 haftadır Fenerbahçe-Manisaspor maçındaki kadın taraftarlar üzerine yazamamış olmanın getirdiği huzursuzluk bir yana bu süre içerisinde durum üzerine gözlem yapma fırsatımın olması fena olmadı. Bir kaç kadın taraftarla konuyu konuştum. Maça giden taraftarların yazılarını okudum. Twitter mesajlarına baktım ki sosyolojik analizler düzülebilir haklarında. Köşe yazıları okumadım. Her köşe yazarını okumayı da sevmiyorum zaten. Köşeyi kapan kendini çok bir şey sanıyor bazen, hoş olmuyor. Keşke o köşeler yerine eli yüzü düzgün dünyadan haber kısımları olsa da.. neyse..

En azından RadyoVesaire’deki radyo programımızda dile getirebildim bir çok şeyi de biraz olsun rahatladım. Hem orada konuştuklarımı hem de daha sonradan üzerine düşündüklerimi, ürettiğim soru ve analizlerimi hatta ve hatta komplo teorilerimi buraya yazayım..

Hayat kurtaran eşitlikçi klişelerle başlayayım. Bir ceza olarak kadınların maça girebilmesi tamamen anlamsız ve aşağılayıcı bir durum. Bu karar çıktığında kimi bloglara girip baktığımda “Artık Annelerimiz de maç izleyebilecek” başlığı ile karşılaştım. Arkadaşımızın adı Harun. Eğer bloglarken bir rumuz kullanmıyorsa kendisi bir erkek. Başlığın altında kısa bir yazı var. O yazıda da bu sevincini şöyle açıklamış:

“Çünkü kadınlarımız stada giremiyor korkuyorlardı..hatta çocuklarınıda bu yüzden stada dahi yollamıyorlardı..benim halam 42 yaşında ve 42 yıldır fenerbahçeli olmasına rağmen ilk defa yarın stada gönlü rahat bir şekilde oğlunuda alıp gidecek..bu onu belkide futbola daha bağlı yapacak..futbol sevgisi arttıkça artacak..”

Bu blogger arkadaş TFF bu kararı alana kadar kendisi bir karar alıp 42 yıldır gönlü rahat bir şekilde maça gidemeyen halasını alıp bir kere maça götürme girişiminde bulunmuş mu kendisine sormak isterim? Eğer böyle bir girişimde bulunmamışsan halanın 42 yıldır maça gidememesi konusunda suçu biraz da kendinde ara. Senin olduğun bir alana halan giremiyorsa takkeyi önüne koy ve düşün lütfen. (kişiye yüklenme niyetim yok ama bu kişi somut bir örnek sunuyor ve eminim ki bu kişi ve kişinin halası bu konuda yalnız değiller. yani bu yazdıklarımı her takımdan herkes üstüne alınabilir)

Maç öncesi yapılan geyikleri eleştirmeyeceğim fazla, zira o geyikleri eleştirmek o söylemin sürekliliğini değiştirmeyecek. Maç sonrası yapılan geyikler de aynı şekilde. Fakat kadınların attığı twitler, açtığı pankartlar konusunda söyleyecek sözlerim çok. Hepsi bir şizofrenik duruma tekabül ediyor ve erkek egemen bilinçaltının ortaya fırladığı patlama anları.

“Erkekleri aratmayacağız” diyenler vardı maçtan önce.. Maç içinde de “Babalarının kızları, Fenerbahçe aşkını tribünde yaşatır” pankartı açan da. Ve bunları söyleyenleri övenimiz de çok oldu. O konuya sonra geleceğim de, bunları söyleyen ve destekleyen kadınlarımızın şunun farkında olmadıkları çok açık. “Seyircisiz maçlara kadınlar ve çocuklar bedava alınsın” kuralı kadınların erkekleri aratmamaları için değil, kadınların erkeklerin yaptıklarını yapmayacakları öngörüsüyle çıkartılmıştı. Ama kadınlarımız erkekleri aratmamakta ısrarlıydı.

Yukarıda bahsettiğim pankartı açan kadınların şizofren durumlarına ne demeli? Babalarının küfür edip etmediğini bilemem ama o gün, o kadınlar stadyumdalarsa babalarının Fenerbahçe aşkını yaşarken ağzından çıkardığı küfürler nedeniyle orada bulunabildiler. Ve inatla da bu aşkı devam ettirdiklerini göğüslerini gere gere yazmışlardı. Sağolsunlar 61. dakikada da bu aşkı devam ettirdiler.

Radyo programımızda Utku çok güzel bir soru sordu: “Annesiyle maça gidebilen o küçük çocuk annesine, babasının neden onlarla birlikte gelemediğini sorduğunda annesi çocuğuna ne cevap verecek? ‘Baban çok küfür ediyor ve sahaya yabancı maddeler atıyor evladım’ mı diyecek?” Küfür etmediği halde o maça giremeyecek erkeklerin suçu erkek olmak mı? Erkek olmak küfür etme potansiyelini arttırıyor mu?

“Futbol stadları erkeklerin alanlardır” geyiğine hiç girmeyeceğim. Ama futbol stadlarında erkek egemen söylem hakimdir dersek yeridir. Zira 43bini biletli geri kalanı da kapıların açılmasıyla stadı dolduran 55bin kadın ve çocuğun 61. dakikada ettiği erkek egemen söyleme giren küfürlü tezahüratı hepimiz duyduk. İşte değişmesi gereken şey buydu. Fakat bu durumda değişen bir şey olmadığı yine görüldü. Bu durumu gündeme getirmeyen medya kuruluşları ve bu kuruluşlarda çalışanların %95’i, bu durumu cezasız bırakan TFF, bu tezahüratı içeri sızmış olma ihtimali olup kadınları gaza getirmiş olabilecek bir kaç erkeğe yükleyen Spor Bakanı Suat Kılıç daha ilk denemede sınıfta kaldılar.

bu konuda daha da yazacaklarım var.. başka zamanlara ayıralım artık bunu da.. komplo teorilerimi de ilerleyen yazılara sakladım.

Kategorisi 0-Özel Dosyalar, 1-Futbol, Fenerbahçe, Spor Toto Süper Lig, Türkiyeden Futbol, Yorumlar0 Yorum

Galatasaray ve göz boyamak

 

Tam zamanlı işe girdik, iki kelime yazamaz olduk şu sayfalara. Bir de radyo programında bazı şeyleri dile getirmenin getirdiği tembellikle iyice boşladık blogu. Neyse ki, Onur Seçkin gibi, güzel dostlarımız, takipçilerimiz var da yazı yazma motivasyonu yaratıp, gecenin bir saatinde uykuyu bir kenara bıraktırıyorlar.. Sağ olun, var olun şimdiden..

Galatasaraylılığımızdan ötürü iki maçını da tamamen izleme buldum Galatasaray’ın. İstanbul Büyükşehir Belediye Spor maçıyla bir girizgah yapalım.

İBB lige çıktığından bu yana, artan istikrarıyla ve kendinden daha yüksek maddi değere sahip takımları yenmesiyle başarılarını normalleştirmeyi başardı. Bunda en büyük pay tabi ki Abdullah Avcı’nın. Kendisiyle gıptayla takip edip, saygıla takdir ederken, sevgiyle öpüyorum.

Kimsenin elinde sihirli değnek yok

Fatih Terim’in her gelişi 96-2000 yılları arasındaki başarının geleceği beklentisini her zaman beraberinde getirdi. O kadar ki; o dönemdeki yetenekli jenerasyon ve Hagi’nin liderliği hep gözardı edilir oldu. Hatta o takımın yabancılarını çıkarıp yetenekli yerlilerle oluşturan A Milli Takım’ın başarıları da unutuldu. Ve Fatih Terim her gelişinde sanki elinde sihirli bir değnek varmış gibi karşılandı. İkinci gelişinde böyle bir yetisinin olmadığını kanıtlamasına karşın “Allah’ın hakkı üçtür” kontenjanından bir kez daha aynı beklentilere sahip çok Galatasaray’lı var. Bu Galatasaraylıları pohpohlayacak, gözlerini boyayacak, kimi köşe yazarları ve yorumcular hariç, medyamız da mevcudiyetini sürdürmekte. Fakat ne İBB ne de Samsunspor karşısında oynanan futbolun ahım şahım bir yanı yoktu.

Ligin ilk hafta mücadelesinde Fatih Terim bizi yine şaşırtmadı. Hazırlık döneminde mayasının tuttuğuna inandığı Sabri’li orta saha, Gökhan Zan’lı defans ilüzyonuna kendini kaptırınca İBB’nin galibiyetini kolaylaştırdı. Fiorentina, Hamburg ve Atletico Madrid serüveninde 100’den fazla, Çek Cumhuriyeti Milli Takımı’nda da 41 maçta Ujfalusi sağlamcı ve sert bir stoper profiliyle tanıttı kendisini. Tecrübesinin ve pozisyon bilgisinin getirisiyle zaman zaman da, hatta yokluk zamanlarında sağ bek oynayabilecek potansiyeli olan Çek oyuncuyu Gökhan Zan gibi facia bir stopere sahipken banko sağ bek başlatmanın çok büyük bir hata olduğunu geç de olsa maç içinde anlayabildi Terim. Zira ikinci yarı ideal defans dörtlüsüne geri dönüldü Yekta’nın ikinci yarıda orta sahaya monte edilmesiyle. Ama pahalıya patladı bu durum da.

“Galatasaray’a git. Fatih Terim’i tanırım. Çok iyi biriyle çalışacaksın” öğüdüyle Eboue’nin transferinde etkin bir rol oynayan Arsene Wenger’i bile şaşırtacak kararları vardı Fatih Terim’in. Kariyerini sağ bek olarak geliştirip, Bacary Sagna’nın gelmesiyle sağ kanat oynamaya başlayan ve daha önce sol açıkta oynadığına da şahitlik edenin kırmızı bültenle arandığı Eboue’den bir sol bek yaratma derdi kendini gösterdi İmparator’un. Malum hazırlık kampları ve maçları sayesinde. Eboue’nin ters ayaklı olmasından yaralanıp hazır Hasan Şaş da yardımcısıyken yeni bir Hasan Şaş yaratma çabasından mıdır bilinmez ama Eboue’nin sol açık oynaması nasıl bir etkisizlik yarattı takımda herkes gördü. Elinde o bölgede oynayabilecek genç yetenek Emre Çolak’ı değerlendirmekten neden korktu Fatih Terim şahsen anlam veremedim. Riere niye oynamadı gibi toplara girmeyeceğim. İlk maçta ilk 11’de oyanasa ve kötü performans gösterse bir de yenilgi gelince onu da asardık. (topa girdim topu kaptım kontradan golü de attım galiba..)

Muslera’nın hatasıyla gelen gole girip de laf ebeliği yapmayacağım. Taffarel’in de yan top zaafı vardı hatırlatalım. O Taffarel’in yeri doldurulamadı çoğu kişi için. Gelelim orta sahaya. Ne Melo, ne Selçuk , ne Ayhan ne de Yekta bu takımın beyni olacak oyun aklına sahip değil. Yetenekleri tartışılır, çünkü yetenek görecelidir bir yerde. O yeteneğe sahip tek isim Selçuk ve Yekta’da da biraz potansiyel var. Ama ikisi de Galatasaray’ı sırtlayıp götüremez. Felipe Melo bakkala bile götüremez. Hatta gözleri gören, cesur ve vicdanlı hakemlerin yönettiği maçlarda yarı yolda bırakır. Daha ilk maçında Mahmut Tekdemir’e arkadan attığı kafanın görül(e)memesi ve kırmızı kartın gösteril(e)memesi bir hafta sonra attığı golle iyice gözümüzü boyadı. O pozisyonu görebilece ve kartı gösterebilecek bir hakem olsaydı, Samsunspor maçında o golü atamayacaktı. Bu yüzden ben Melo’nun attığı gole sevinmiyorum Samsunspor maçında. Haksız bir goldü o..

 

Samsunspor maçının götürdükleri

Çaktırmadan Samsunspor maçına da geçiş yapmış oldum. İkinci maçta ideal defans dörtlüsüne dönüldü. Eboue ise ancak kıtlık zamanında oynatılıp verim alınabileceği orta sahada başladı maça. Solda Riera ilk kez göründü. Takımda Servet, Riera değişikliği vardı bir tek pozisyon değişiklerinin dışında. Elindeki kadronun ideale yakınıyla sahaya çıktı Galatasaray. Bir çok ismi olan ama benim Ali Sami Yen demeye devam edeceğim, kendi sahasında olmanın avantajıyla baskıyla başlanan oyunda başka türlü gelmesi zor olan bir golle öne geçildi. Melo’nun uzaktan denediğini bilmeyen. Yine de o gole sevinmedim ben. Sevimsiz de bir goldü zaten. Golün de rehavetiyle bal yapmayan arı vızıldamaya devam etti fakat Riera ve Kazım’ın kanat etkisizlikleri fazla bal toplamaya elverişli olmadı. Hadi Riera “takıma uyum” mavrasıyla es geçilebilir eleştirirken de Kazım’ın kanattaki etkisizliğini bir ben mi görüyorum. O kanatta oynaması gereken Pino iken, en azından Kazım’dan daha iyi bir alternatifken gönderilmesi çok anlamsızdı. Pino’nun yerine birinin alınmaması daha da kanıtladı 2 kere yazdığım Galatasaray’ın transfer politikasızlığını.

Samsun maçında ikinci yarının başlarında facia Gökhan Zan’ın 30 yaşından sonra aklına gelen defanstan topu oyuna sokma yeteneğini geliştirme çabası olumsuz sonuçlanınca “ilahi adalet”e inanan; Adnan Sezgin’le aralarında, Ziya Doğan-Ayman ilişkisi olduğuna inanmaya başladığım Mustafa Sarp’a hediye bir gol verildi. İşte bu dakikadan sonra Galatasaray’ın kadro vahameti daha da falza hortladı. Aynı ilk maçta olduğu gibi Engin Baytar ve Sercan’ın oyuna girerek takımın kurtarıcıları rolü üstlenmeleri beni hüzünlere sürükledi. Bu oyuncular madem kurtarıcılardı da Bursaspor ve Trabzonspor’da neden kadro dışı bırakıldı, üzerine düşünmek lazım.

 

Kapatmadan önceki paragrafımda biraz Elmander’i öveyim de yiğidin hakkı yiğide gitsin. Johan’ın attığı gole lafım yok. Lincoln’den beridir yaşanılan, Sabri’ninkilerle avunmak zorunda bırakıldığımız uzaktan şut eksiğimizi giderdi İsveçli. Bundan sonra ondan böyle daha çok gol görürüz. Ama Sercan verdiği pasa akıl dolu demek, genç oyuncunun topu ilk kontrol edemeyişini es geçmek olur. Sonrasında da elinde tek seçenek olarak kalan topuk pası opsiyonunu kullanması da şanslı olmasına verilebilir. Şansı Elmander gibi aç bir oyuncuyla oynaması. Elmander’e alkış gönderirken, Sercan’a bol çalışmalar diliyorum. Yoksa Bursaspor menşeili top kontrolü zayıf bir Hakan Şükür’e daha merhaba diyeceğiz.

Galatasaray’a öneriler

Samsunspor maçından alınan 3-1’lik galibiyet gereğinden fazla şişirildi. Şişirenler hem medya hem de taraftarlar oldu. “Vay Melo ne gol attı” , “vay Sercan’ın topuk pası neydi be” , “Riera gün geçtikçe oturur” , “bu takım şampiyon olur” gibi hülyalara dalmaya gerek yok. Fatih Terim ve Galatasaray yönetimi transferde ne kadar hatalı davrandıklarını, “Ocak’a kadar bu forvet üçlüsü bizi idare eder” ve “Liderimizin takım içinden çıkmasını bekliyorum” açıklamalarıyla kabul ettiler. Ocak’a kadar bu takımın en az 5 maçta daha, beraberlik ya da mağlubiyetle, puan kaybetmesi muhtemeldir. Ocak’tan sonra ise bana göre orta sahada takıma liderlik yapabilecek, takımın temposunu ayarlayabilecek ve atak özellikleri gelişmiş Rosicky, Nasri, van der Vaart gibi bir oyuncu lazım. Harry Kewell kalsaydı, belki Misimovic kalsaydı, bu işi layıkıyla yerine getirebilirdi. Bu ismi Galatasaray transfer komitesi bulabilir demek isterdim gönül rahatlığıyla ama gidip Engin Baytar gibi bir oyuncuyu da alabilirler. Ayrıca eğer 4-3-3’te ısrar ediliyorsa sağ ve sol açığa da birer oyuncu gerekmetedir. Ağustos’un ortasında takımdan ayrılan Arda’nın ardından gelen parayla bu oyuncunun yerini kapatamamış olmak , üstüne de gittiği için Arda’ya yüklenmek bir yönetim zaafıdır.

Yönetimin ve Fatih Terim’in eldeki malzemeyle ocak ayına kadar maksimum verimi almak için duacı olması ve ocak ayında da, şampiyonluk yolunda süper derin kadroya sahip Beşiktaş ve Trabzonspor ile baş edebilmek için 3 bilemedin 5 oyuncuyla anlaşılması gerekir. Ocak ayına kadar da takım 4-4-2 dizilişiyle oynamalıdır ki ileri top götüremeyen bu etkisiz kanat organizasyonlarının zaafı ileride kalabalık oyuncu sayısıyla telafi edilebilsin. Yoksa Meleke’nin de dediği gibi “bu takım nasıl gol atacak?”

Kategorisi 1-Futbol, Galatasaray, İnceleme, Spor Toto Süper Lig, Türkiyeden Futbol, Yorumlar0 Yorum

Galatasaray transferleri ve taraftarları üzerine bir kaç bir şey

 

Her şeyden önce 19 Haziran 2011’de Galatasaray’ın transfer politikasızlığı üzerine bir yazı yazmıştım. O günden beridir de hiçbir şeyin değişmediğine şahit olduk. Bir tek Eboue transferi yerinde diyebiliriz o kadar.

Ünal Aysal, başkanlık koltuğuna oturur otururmaz gerçekleşmeme ihtimali yüksek olan klişe vaatlerle başladı işe. 3 yıldız alacaktı. En geç temmuzun başında bitecekti güya bu transferler. Ama olmadı. Olmayacağı da çok belliydi. Olmaması da iyi oldu. Emeklilik dönemi için gelecek Forlan’a, Atletico Madrid’de meydanı boş bulup yıldızını parlatmak isteyecek Reyes’e ihtiyacı da yoktu zaten bu takımın. Üstelik forvet bölgesi ve yabancı sayısı kalabalık olan bir takımın hiç ihtiyacı değildi bu iki isim. Mesela Lucas Neill gibi geriden oyun kurabilme artısı olan bir oyuncunun gönderilip ve yerine bir ton bonservis ödenip Ujfalusi’nin de alınması o kadar gereksiz bir hamleydi. Sırf Atletico Madrid’den 3 oyuncu alacağım hırsı ve o 3 ismin arasında bulunduğu için geldi Ujfalusi bence.

Sonrasında yine gereksiz isimlerle iletişime geçildi. Gereksizliklerini kötü oyuncu olmaları nedeniyle değil, fiyat ve gelecekleri bölgedeki kalabalıklık nedeniyle söylediğim bu isimler Felipe Melo, Podolski ve bilimum ortaya atılan isimlerdir.. Sürekli ve tekrar tekrar Forlan isminin gündeme gelmesi, Forlan’ın transferinin zorlanması, Keita’nın tekrar gündeme gelmesi çok anlamsız işlerdi. Ve hepsi tek kapıya çıkıyordu: Galatasaray’ın belli bir transfer politikası yoktu. Olmadı da. Durup dururken hiç de gündemde olmayan Engin Baytar’ın transferi bunun göstergesidir. Trabzonspor yollarını ayırmak istemeseydi Engin Baytar alınırdı diyen var mı aranızda?

Bir dönem Muntari’nin takıma gelmesi gündeme geldi. Gereksiz ve anlamsız benzetmeler yapıldı bir anda Muntari’ye. Mustafa Sarp’ın siyah olanıymış, o-bu-şu varken ne gerekmiş, attan inip eşeğe binmekmiş Muntari’nin gelmesi falan. Unutmayın ki o beğenilmeyen Muntari Dünya Kupası 4.’sü Gana’nın en iyi oyuncusudur. Appiah yokken takımın lideridir. Gana da futbol ülkesi mi arkadaş diyerek burun kıvıranlar yurt dışında üst düzey liglerde kaç Ganalı var bir baksınlar isterim.. Bunun yanında kiralık olarak bir sene kalacak balon ötesi bir oyuncu olan Felipe Melo’nun seneye gitme ihtimali yüksekken, seneye de takımda kalması muhtemel bonservissiz gelecek Muntari çok iş yapardı bu takımda. Zokora ne ise Muntari de odur.. Inter’de Şampiyonlar Ligi Kupası’nı ben kaldırmadım, Muntari kaldırdı.

Riera transferini eleştiren kafayı da anlamıyorum. Evet yine Forlan,Podolski diyip Riera mı alınacaktı arkadaş denilebilir. Ama bu durum Galatasaray’ın transfer politikasızlığından ibarettir. Bu politikasızlık içerisinde Riera gibi Espanyol’dan bu yana oynadığı futbol ve ağırlıklı olarak uzaktan şutlarla attığı gollerle sevdiğim beğendiğim bir oyuncunun takıma katılması beni tatmin etti. Arda’nın yerine değil de farklı bir oyun taktiğine monte edileceğini düşünelim. Arda’nın yerine geldiğini düşünürsek o açık kapanmaz.

Riera’yı da , Muntari’yi de , Felipe Melo’yu da, Engin Baytar’ı da beğenmeyebilirsiniz, gelsin gelmesin diyebilirsiniz. Kariyeri sizi tatmin etmeyebilir. Bunlar olanaklı şeyler.. Ama transferleri eleştirirken ben “yeni stadımıza bu adamı izlemeye mi gideceğim?” şeklindeki yorumlar yapmayın. Ben o stada Galatasaray’ı izlemeye gidiyorum. Oyuncuları değil. Mustafa Sarp’ı da izlemeye gittik, Hagi’yi de izledik. O formayı sırf bu bakış açısı yüzünden potansiyel genç yetenekler giyemiyor. Sonra da altyapıdan oyuncu çıkmıyor deniyor.. Böyle çelişki olmaz.. Bu kadar da dağınık bir yazı olmaz.. Genel bir toparladık işte.. ve bıraktım dağınık kaldı..

 

Kategorisi 0-Özel Dosyalar, 1-Futbol, Galatasaray, Spor Toto Süper Lig, Türkiyeden Futbol, Yorumlar0 Yorum

Emre Belözoğlu’na tepki ve milliyetçi refleks

Şike operasyonu devam ederken Guus Hiddink “Türkiye’nin futbol imajı zedelendi. Bunu temizlememiz gerek” demişti. Dünkü radyo programımda da Utku’yla aramızda geçen milli takım sohbetinde bu konudaki görüşümü söyle açıklamıştım: “Eğer bu imajı Emre ile temizleyeceksek hiç samimi bir davranış değil bu”.

Şimdi demokrasi kültürü çok gelişmiş Türkiye insanı hemen atlayıp “Ama suçu kanıtlanana kadar herkes masumdur” diyecek. Bizim demokrasiden anladığımız şey de zaten bu kadar. Demokrasi hakkında çok fazla bir şey olduğumuz da yok Türkiye insanları olarak. Neyse. Hiddink’in açıklamalarının ardından bu seçimi yapması neden samimi gelmiyor. Üstüne bir de milli takım kaptanlığının verilmesi hiç samimi gelmiyor. Nedenleri ise çok basit ve apaçık.

Öncelikle şike operasyonu hakkında imaj tazelenecekse iddianamelerde adı yer alan birini takıma alıp kaptanlık vermek doğru bir hareket değil. Bu imajı yabancı ülkelere karşı temizlemeye çalışıyoruz ama yabancı basına da “şike soruşturmasında adı geçen oyuncu kaptan oldu” kozu veriyoruz. Şimdi şike operasyonları sonucunda Emre Belözoğlu suçlu falan bulunsa cezalar alsa, üzerine laf söyletmediğimiz bayrağımızın sahaya en önde çıkan kişisi şikeci, dolayısıyla onun arkasında duran takım ve federasyon da şikeci olacak. Olmayacak, olmaz demeyin. İkisi farklı hiç demeyin. Lütfen.

Yine Emre’nin Macaristan’la 2007 yılında oynadığımız maçta attığımız golden sonra kaptanlık pazu bandı taktığı maçta el-kol hareketi yaptıktan sonra kaptanlığı alınmamış mıydı? Milli dürtülerle milli formayı giyen, Türkiye’nin bayrağını göğsünde taşıyan kişinin böyle bir davranışta bulunamayacağı söylenmemiş miydi? İsviçre maçı muhabbetine girmeyeceğim fakat ek olarak da İsviçre maçı bireysel değil toplumsal bir ayıptır.

Bu hareketin ardından kaptanlık Nihat’a, Tuncay’a, Hamit’e geçmişti. Şimdi üçü de yok diye mi verildi bu kaptanlık bandı yoksa Emre’den başkası yok muydu kaptanlık yapacak? Selçuk, Arda, Servet olamaz mıydı kaptan? Hepsi Galatasaray’lı olabilir ama kendi takımlarının kaptanlıklarını yapmış-yapan isimler diye bu isimleri örnek verdim.

O gün kaptanlık bandı alınan, TSYD tarafından “Kendisi bizim gözümüzde bundan böyle sadece futbolcu Emre”dir. Çünkü sporcular, ancak sporcu davranış ve erdemleri ile o unvanı hak ederler. Emre Belozoğlu bu davranışları ile hayatının en büyük yanlışını yapmıştır. Bundan sonra dileyeceği özür de içimizdeki üzüntü ve acıyı asla dindirmeyecektir. Sportmentlik ve sporcu kavramlarını benliğinde yaşatamayan bu gibilerin insanlık sınavından başarıyla geçmesini beklemek hayalperestlikten başka bir şey değildir. Aferin Emre, bizlere gerçek yüzünü gösterdin. Artık gerçek yüzün ve davranışlarınla gerçek yerini bulursun.  Futbolcu Emre Belözoğlu”nu spor medyasına davranışlarından dolayı esefle kınıyor, bu kabul edilemez durumu, gereği için yetkili kurulların, bilgi için spor kamuoyunun takdirlerine saygı ile sunuyoruz” cümleleriyle kınanan, Profesyonel Futbolcular Derneği tarafından, “Emre Belözoğlu”nun Türkiye-Macaristan maçında tribünlere yaptığı çok çirkin hareketi profesyonel Türk futbolcusuna yakıştıramadık. Kendisini en ağır şekilde kınıyor ve aklını başına almasını diliyoruz” ayarı verilen ben değildim, Emre idi. Bugün aynı Emre’ye nedense ve nasılsa ‘manidar’ bir destek var.

Esasen Emre’ye verilen iki tepki de birbiriyle çok istikrarlı. İkisinin temelinde de milliyetçi refleksler öne çıkmış durumda. Nasıl mı? Macaristan maçında “milli bayrağı taşıyan kişi buna nasıl cüret eder?” cümlesi ile “milli bayrağı taşıyan kişiye böyle protesto yapılır mı?” cümlelerindeki aynı söz öbeklerini bulursanız her şey ortaya çıkıyor. Yardım ettim kalın kalın yazdım.

Mevzu kişiler, taraftarlar, protesto şekli falanda değil milliyetçi reflekslerden ibarettir. Kendi çıkarına göre her şeyi yapmaya hazır ve çelişkiler içindeki düşünce akımı milliyetçilik istikrarını korurken Türk spor basını da alt metinde bu istikrarı sürdürmekte. Benim tek arzum o gün Emre’yi yuhlayanlar, terbiyesiz diyenler, milli takıma yakışmıyor, milli takıma alınmasın diyenler, bugün Emre’ye sahip çıkan yazılarıyla ikisini yan yana alıp okusun.

Oktay Derelioğlu gibileri de faşistlik yapmasın. Dün Emre’yi yuhlayanları bugün NTVSPOR’daki programda “Yuhlayanlar Türk değildir” dedi.. En yakın maçta yuhlanması gerekenler listesinde 1 numaraya Oktay Derelioğlu’nu aldım ben..

Kategorisi 1-Futbol, Milli Takımlar, Türkiyeden Futbol0 Yorum

Fenerbahçe şike yaptığını kabul etmiştir

Herkes şike konusu hakkında bir şeyler atıp tutuyor, yazıp duruyor. Bende yaptım bu dediklerimi az buçuğundan.. Sonuçta ne olup bittiğini bilemiyoruz ne yazık ki. Elalem News of the World’u canlı yayında sorguluyor, bizimkiler içeriden yalan yanlış belgeler sızdırıyor.. Düpedüz bir saçmalığın içerisinde devam ediyor bu şike soruşturması.

Doğruluğundan emin değilim ama Fenerbahçe etrafında başlatılan ve devam eden soruşturmanın adımlarını takip ettikçe Fenerbahçe’nin şike yaptığına inanıyor insan. Ben adımları takip ediyorum sadece ve vardığım nokta bu..

Fenerbahçe maçı öncesi Emenike’nin transfer söylentileri çıktı. Sakat olduğu için oynatılmayacağı falan söylendi. Sonrasında sezon biter bitmez Emenike Fenerbahçe’ye transfer oldu. Şike operasyonu başlar başlamaz ifadesine başvurulan ilk isimlerden biriydi Emenike. Bugün ise Spartak Moskova’nın yolunu tutmak üzere. Pürüzler giderilince Moskova’ya gidebilir hem de 10 milyon Euro’ya. Emenike’nin 7+2 Milyon Euro edip etmediği tartışması bir yana dursun, Fenerbahçe’nin oynatmadan satmak “zorunda” kaldığı Emenike transferi hakkında yapılan yorumlara bir bakalım.

Kimi diyor ki; Fenerbahçe düşme ihtimaline karşın elinden yabancıları çıkarmaya başladı. Düşerse maddi yükü çok olan yerli oyuncularının parasını veremeyecek. Bu transfer bu yüzden gerçekleşti. Bir de Fenerbahçe’nin hisseleri çok düştü, nakit sıkıntısı da var, nasıl olduysa Fenerium para basıyordu?, hazır parayı buldu sattı.

Transferin para için yapıldığı çok net. Zaten bir transfer para için yapılmıyorsa neden yapılır? Ama nakit elde etme nedeni “ya düşersek maddi durumumuz ne olur?” refleksiyle yapılmış bir B planı ise Fenerbahçe yönetimi düşme ihtimalini göz önünde bulunduruyorsa, böyle bir şeye olanak tanıyorsa şike yaptığını kabul etmiş bile çoktan. Bu çok açık ve nettir. Eğer ki biri birine bir itham da bulunuyorsa ve bunun karşısında dimdik durup, “Bunların hepsi yalan”  diyemiyorsa, ki Fenerbahçe hiçbir zaman çıkıp da şike yapmadık demedi, diyemedi, şike yaptığını kabul etmektir bu. Operasyon başlar başlamaz taraftar grupları “bizler şike yapmadık” demesine karşın FB yönetimi bekleyip duruma göre açıklama yaptığına göre yaptığı açıklamalarda da “biz şike yapmadık” diyemediğine göre şu anda Fenerbahçe düştükten sonra neler yaşanacağının planlarını yapmakta. İsim değişikliği dedikoduları da bunu göstermiyor mu?

İlk günlerden bu yana Kulüpler Birliği’nin desteğini almaya çalışan, hatta Bank Asya Kulüplerini bile etki altına alan, hatta taraftarı galeyana getiren yönetim bunların hepsini zaman kazanmak için yaptı belli ki. Şu açıklamasını da hiç unutamam Fenerbahçe’nin. “Yapılanlar kişileri etkiler. Fenerbahçe camiasını bağlamaz” (bunun gibi bir şeydi.) Yani Aziz Yıldırım şike yapmış olabilir ama Fenerbahçe’ye bir şey yapamazsınız demektir bu.. Ama o kişi kulüp başkanıysa ve kulübü etkileyen bir şey yapmışsa kişi de kulüp de gider..

Bana kalırsa şu yaşananlardan verdiğim kısa kesitlere bakınca Fenerbahçe şike yaptığını kabul etmiştir.

Kategorisi 1-Futbol, Fenerbahçe, Manşet, Türkiyeden Futbol0 Yorum

Fotospor FB taraftarının yanında

Mevzu hakkındaki yorumumu okumak için tıklayınız.

Kategorisi 0-Özel Dosyalar, 1-Futbol, Fenerbahçe, Spor Toto Süper Lig, Türkiyeden Futbol, Yorumlar0 Yorum

Kim Kallström Galatasaray’da!!

Kategorisi 1-Futbol, 6-EfektifpasTV, Galatasaray, Spor Toto Süper Lig, Türkiyeden Futbol0 Yorum

Sporda şiddeti kim yaratıyor?

Malumuzun spor statları binlerce kişinin aynı amaç uğruna bir araya gelebildiği yegane alanlardan. Provakatörler için de çok uygun bir mekan. Fişeği patlat, ortadan kaybol suçu da başkasına atıver bitsin. Yıllar boyu tribünlerde çıkan olaylar da zaten bu şekilde geçiştirilmedi mi? Binlerce kişi bağırsa da onlar bir kaç provakatördü ve bireysel yapılmış şeylerdi. Tüm takıma ve o takımın taraftarlarına mal edilemezdi bu durum.

Yeni bir çözüm lazımdı bu bilinemezliği ortadan kaldırmak için. Çünkü işin önüne polis bile geçemiyordu. Nedeni bilinmez bir şekilde hem de. Ülke sınırları içinde huzuru sağlayacak kişilerin görevlerini yapamıyorlar olması da ayrı bir komedi. Neyse sporda şiddet yasası çıkardılar da sonunda spordaki şiddetin kökünü kurutmak yönünde bir adım atıldı ve bizde rahatladık çözüldü bu illet diye.

Günün birinde heyecan olsun diye Ali Sami Yen’de Boluspor-Sakaryaspor play-off maçını izlemiştim. Sakaryaspor tarafında. Detaylarını linkten okuyabilirsiniz. Özet geçeyim. Sakaryaspor taraftarı geç çıkarılacaktı. Fakat çıkışları düzenleyemeyen polis insanların sıkışmasına, bayılmasına ve sinirlerinin bozulmasına neden oldu. Kapılar açıldığında da gelene geçene vurdular. Zor sıyrıldım o hengamenin içinde darbe almadan.

Bu videoda da aynı şey olmuyor mu? Galatasaray, Fenerbahçe basketbol maçı sonrası sanırım. Abdi İpekçi’ye gidenler var mıdır bilmem ama saat 23’te oradan çıkınca en tenha caddelerindendir İstanbul’un. Yürüyerek gidecek bir yer yoktur. En aydınlık yer de salonun önüdür. Maç sonu beklenecek tek yer olan salonun önünde de bir grup taraftar sakin sakin duruyor. Fakat polis zararsız bir şekilde durup pilavını, köftesini yiyen, eve dönmek için araba bekleyen vatandaşa bağırıp çağırıyor, itiyor, tehdit ediyor, küfrediyor. Nedenini bilemiyoruz. Anlayamıyoruz. Sadece videonun başında ne yaptığı pek belli olmayan bir sarhoş var onu ekip otosuna götürüyorlar. Olayı merak eden vatandaşa da “tek ıslığımla mahelleyi toplarım hepinizi döveriz siktirin lan” ruh haliyle atarlanıyor. Bu adamlar kim olduklarını sanıyorlar diyeceğim gereksiz olacak. Cevabı sevgili hocam Ahmet Şık vermişti. (bknz. İmamın ordusu)

bahsedilen videoyu izlemek için tıklayınız.

 

Kategorisi 0-Özel Dosyalar, Türkiyeden Futbol, Yorumlar0 Yorum

Taraftarı, taraftardan korumanın yolu: Polis copu

Süper Lig’e yükselme karşılaşmasında çevik kuvvet eziyetine ve coplarına maruz kalan Sakaryaspor taraftarları arasındaydım.  (MedyaKronik/HaberVesaire/22.05.2008)

Futbol sezonuna son bir veda busesi kondurmak amacıyla, hazır ayağıma kadar bu fırsat gelmişken televizyondan bile izleme şansına erişemediğim Birinci Lig takımlarının büyük heyecanı görmek ve coşkulu taraftarlarının içinde olmak istedim. Bu amaçla Sakaryaspor – Boluspor arasında oynanan Birinci Lig Play- Off Yarı Finali’ni izlemek için 16 Mayıs’ta Ali Sami Yen Stadyumu’na gittim. Ve maç çıkışında polisin eziyet gören ve sonrasında da dövülen taraftarlardan biri oldum.

İlk yarıda iki gol kaydeden Sakaryaspor, ikinci yarıda kalesinde aynı sayıda gol gördü. Ve penaltılar sonunda karşılaşmayı kaybetti. “Yüzüp yüzüp kuyruğuna gelen” takımlarının yıllar sonra Süper Lig’e dönmesini gözleyen taraftarın beklentisi, gerginliğe dönüştü doğal olarak. Maç sonrasında Sakarya tribünü “dokunsanız patlayacak” haldeydi. Görünen o ki, dokunmaya hazır “kuvvet” de hali hazırda mevcuttu.

Yenilginin üzerine, bekleme eziyeti

Sakaryalılar “Çıkışta kaçanın ………” tezahüratları eşliğinde çıkış kapılarına yöneldi. Yöneldi yönelmesine ama kapıların 15 dakika sonra açılacağından, arka taraflarda oturan taraftarların haberi yoktu. Çünkü maç sırasında yapılan anons o bölümlerde duyulmamıştı. Önde bulunanlar, arkadan gelen güruh tarafından sıkıştırıldı. Arkadakiler yükleniyor, öndekiler düşmemeye çalışıyor ve polis de emir kulu olarak işini yapmaya çalışıyordu.

Oğluyla, kızıyla maça gelmiş insanlar, çocuklarına zarar gelmemesi için çabalıyordu. Çocuklar kalabalık içinde kayboluyordu ister istemez. Birkaç taraftarın yakarışı polisleri insafa getirdi. Çocuklu taraftarları, arkalarındaki boş alana aldılar.

O kalabalık arasında “emir kullarına” sözlerini dinleteceklerine, ricalarına kulak vereceklerine inanarak ön taraflara gelmeye çalışan başkaları da vardı. Onların çabasıyla kalabalığı iyice karıştı ama hiç bir sonuca varamadılar.

15 dakika, yarım saati buldu. İnsanlar sıkışıklıktan, havasızlıktan, “ip üstünde” durmaktan sıkıldı. İki kişi de havasızlıktan bayıldı ve polisler tarafından ön tarafa alındı. Belki de numaraydı onların yaptığı. Ancak çıkmamıza izin vermeden önce, bayılmamızı bekleyen bir çevik kuvvetle karşı karşıya olduğumuz gerçekti. “Sabrımızı taşırma” tezahüratları, yuhalamalar, küfretmeler arttıkça arttı. Ön tarafta olanlardan biri de ben olduğum için, polislerin gözlerini, ağızlarını çok rahat görebiliyordum. İnsanlar küfrettikçe, polislerden biri işaret parmağını “Çok fena yapıcam seni” şeklinde sallayıp, bir yandan da küfürler savuruyordu. Resmen teker teker dövmeye bileniyorlardı. Onlar da sıkılmıştı. Üzerlerindeki elektriği bir an önce atmak istiyorlardı.

Copum olmadan asla!

Arkadan bir grubun ön tarafa yüklenmesiyle insanlar, domino taşı misali polislerin üstüne yıkıldı. Bu esnada çevik kuvvet üç işi aynı anda yapma becerisini gösterdi: Yerdekileri kaldırmak, daha fazla sayıda insanın yere düşmesini engellemeye çalışmak ve cop kullanmak. Dengemi sağlayıp düşmediğime şükrettim o an.

Otobüslerin geldiği duyuruluncaya kadar tam bir saat bekledik. Çevik kuvvete telsizle, taraftara yol vermesi bildirildi. Çevik kuvvet, sadece bir kişinin geçebileceği bir boşluk bıraktı. Bir kişilik bu geçit, kendini dışarı atmak için çırpınan kalabalık için yeterli değildi. Bu durum sanki, polisin bir saat boyunca “tribün ölçeğinde” karşısına aldığı kalabalığı tek tek görmek istemesiydi. Ve bu isteğine de ulaştı.

O tek kişilerden birkaçı, polislerin arasından geçerken tepki gösterdi ve küfür etti. Bardağı taşıran bu oldu. Taraftar ve çevik kuvvet bir anda birbirine girdi. Arkamdan ittirmelere karşı gelemedim ve coplardan nasibimi aldım. Kendimi eskiden bilet gişesi olarak kullanılan küçük odaya attım ve kalabalığın azalmasını bekledim. Ve mümkün olduğunca polisten uzaktan geçmeye çalışarak Ali Sami Yen’den ayrıldım.

Çözüm getirilebilirdi

Olayı bu kadar ayrıntılı anlatmamın nedeni, yüzlerce Sakarya taraftarının çektiği eziyet ve yediği dayak için hâlâ geçerli bir neden bulamamış olmam.

Çevik kuvvetin aldığı “önlem”in nedeni, iki takım Sakarya ve Bolu taraftarının stadyum dışında karşılaşıp olası bir şiddetin engellenmesiydi. Bu amaç için, stadyum içinde Sakarya taraftarına şiddet uygulamayı uygun gördü. Oysa bu iş, eziyet etmeden ve coplara başvurmadan da yapılabilirdi.

Her şeyden önce koca tribünü dar ve havasız bir alana hapsetmek, “önlem almak” gerekçesiyle açıklanamayacak bir şey. Dahası, madem taraftarın dışarı çıkması istenmiyor, gerek stadyum içinde ve gerek stadyum çevresinde, bunun için daha uygun, etrafı çevrili alanlar mevcut. Örneğin, kapalı tribüne giriş çıkış bölgesi bu amaca uygun. Bir tarafı Likör Fabrikası’nın duvarıyla, diğer yanı da stadyum duvarıyla çevrili. Üst üste beklemekten, havasızlıktan bayılan taraftarların bir bölümü dahi olsa bu bölüme alınabilirdi.

Ve bir soru daha: Sakaryaspor taraftarını taşıyacak otobüsler, neden bir saat boyunca stadyuma gelemedi?

Kategorisi 0-Özel Dosyalar, 1-Futbol, Bank Asya 1. Lig, İnceleme, Spor Toto Süper Lig, Yorumlar0 Yorum

Kayseri en sonunda…

Kayserispor, üç sezondur yakaladığı yükselişi Türkiye Kupası’yla taçlandırdı. (MedyaKronik/HaberVesaire/08.05/2008)

Süper Lig’in içinde bulunduğumuz sezon dahil, son üç sezonunun beşincisi Kayserispor. Takım ve yönetimiyle, ligin bu en istikrarlı ekibi artık Türkiye Kupası’nın sahibi.

Ligdeki sıralamasını haftalar önce garantiye alan Kayserispor, ligin 26. haftasından 29. haftasına aldığı üst üste mağlubiyetle kupayı tek hedef olarak gördü. Finalde, Galatasaray’ı elemiş bir Gençlerbirliği buldu karşısında. Ancak rakibinin durumu kendisiyden farklıydı. Geçtiğimiz hafta, Vestel Manisaspor’un ligden düşen üçüncü takım olmasının kesinleşmesine kadar rahat bir nefes alamadı. Bu yıl beş kez teknik direktör değiştirmenin bedelini, son haftaya kadar düşme korkusu yaşayarak ödedi. Ve –penaltılarla da olsa- finali kaybederek.

Gençlerbirliği’nde sezonun en etkili oyuncularından Mehmet Çakır maça yedek başladı. Kayserispor ise gölcüsü Gökhan Ünal’ı, sakatlığı geçmesine rağmen kadroya almamıştı. En önemli atak silahlarından yoksun çıkan iki takım da maça temkinli başladı.

Pozisyonu kıt maç seyrettik dün akşam, nitekim ilk yarı gol seyredemedik. İkinci yarı biraz kıpırdanır gibi oldu taraflar. Akıllarda kalan tek pozisyonun, Mehmet Topuz’un ceza yayına yakın yerden, Lampard veya Gerardvari çıkardığı sert ve diz boyunda giden şutunun, “Villareal” soy isimli Şilili kaleci Peric tarafından çıkarılmasının, 84. dakikada yaşanması maçın niteliği hakkında bir fikir veriyor.

Peric bile isyan etti bu durgunluğa. İlk pozisyonun hemen arkasından, ceza sahasına sarkan Kayserisporlu Cangele’ye müdahale etmek için pek çaba sarf etmeyen Addo’yu, omuzlarından sallayıp, “silkelen” mesajı verdi. Bu da kar etmemiş olmalı ki, normal sürenin ardından oynanan 30 dakikalık uzatma da gol getirmedi. Organize ataklardan çok kişisel çabalarla oluşturulan pozisyonlar, yorgunluk veya becerisizlik nedeniyle tabelayı değiştirmedi.

Türkiye Kupası’nda 2001’den bugüne finallerdeki penaltısızlığa son veren düdüğü çaldı Yunus Yıldırım. Penaltı atan ilk oyuncunun, her ne kadar bu konudaki başarısıyla tanınsa da, Kayserispor Kalecisi Ivankov olması ilginç bir sürecin habercisi gibiydi. Nitekim iki takım da 14 atış kullandı ve maç sadece bir gol farkla, 11-10 bitti. İvankov iki atışı kurtardığı gibi iki de gol attı. Bilmiyorum, bir başka karşılaşmada böyle bir şey yaşanmış mıdır?

Gençlerbirliği’nin bu sezon uyguladığı “teknik direktör rejimi”, ister istemez kupanın, Kayserispor’un hakkı olduğunu düşünmeme yol açıyor. Kazanan Gençlerbirliği olsaydı, bu kadar çok teknik direktör değiştirerek başarı elde eden bir takımın doğru bir iş yaptığını sanabilecektik.

Finalden geriye futbol adına çok şey kaldığı söylenemez. Gençlerbirliği Teknik Direktörü Mesut Bakkal’ın her penaltıda, devekuşu misali kafasını önüne gömmesi kaldı akıllımızda. Her iki takımın kalecisinin penaltılardaki sakin ve sempatik tavırları, sportmenliğe dair inancımızı tazeledi.

Ama ben bu maçta en çok, Ankaragücü, Bursa ve Gençlerbirliği taraftarlarının maçı bir arada izlerken, penaltı atışlarında aynı heyecanı paylaşmasının, çok iyimser bir bakışla da olsa tribün olaylarını engelleyebilme ihtimalini sevdim.

Merak ettiğim şey ise, ligin uzaktan en iyi şut atan ve duran top kullanan oyuncusu Mehmet Topuz’un neden ilk beş penaltıdan birini kullanmadığı? Eğer bu kendisinin tercihiyse, diyecek bir şey yok. Ama karar Tolunay Kafkas’ın ise, ona “Mehmet Topuz’un alternatifi Koray mı” diye sormamız lazım.

Geçen sene kupayı finalde kaybeden Erciyesspor’dan sonra, bu sene “asıl” Erciyesspor kupayı Kayseri’ye götürdü. Türkiye Kupası’nı kazanan bu 13. takıma, yeni sezona yetişmesi muhtemel, yeni ve modern statlarında oynayacakları UEFA Kupası maçlarında başarılar dileyelim.

Kategorisi 0-Özel Dosyalar, 1-Futbol, Kayserispor, Türkiyeden Futbol, Yorumlar0 Yorum

Takip et // Follow

Açık Radyo – Efektifpas

15 günde bir her pazartesi 19.30'da, 94.9 Açık Radyo'dayız. Duyurularımızı takip etmek için Twitter hesabımızı takip edebilirsiniz...

RadyoEfektifpas

Programlarımızın tüm podcast kayıtları online olarak bulunmasa da dinlemek isteyenler için bir kaç adet program mevcut

Facebook Hayran Sayfası

Eylül 2017
P S Ç P C C P
« Eyl    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
252627282930  

Bülent Korkmaz – 3

Tottenham Hotspurs

Nazım Hikmet Ran

HaberVesaire Spor

Video Bug Report

Açılmayan bir video varsa resme tıkla, videonun linkini yolla Teşekkürler...

‘Salvador’ Guti

Johan Cruyff

Arşivler