Archive | Dünya Kupası Rusya 2018

Bizi gururlandırdın Rusya!

Dünya Kupası’nın ev sahibi Rusya, Hırvatistan’a penaltı atışlarında elendi. Mücadeleyi Sovyet Sosyalist Cumhuriyet Birliği’nin ruhunu damarlarınıza kadar hissettiren mekanda ilk yarı sonunda 2 potansiyel kavgacı Rus yüzünden maçın sonunu evde getirdik. Rusya elense de ev ahalisi olarak kadehler ülkesini gururlandıran Rusya için havadaydı!

Cuma gecesi eve dönerken, evinde kaldığım arkadaşlarım cumartesi akşamki Rusya-Hırvatistan maçını nerede izlemek istediğimi sordular? Ben onlarla birlikte izleyeceğimi düşünüyordum aslında şehirdeki taraftar alanında, fakat onların planı başkaydı. Ev arkadaşlarımdan Evgeny fotoğrafçı ve video editördü. Para, her yerde olduğu gibi düğün fotoğrafçılığındaydı. Pazar günü ise iki düğünde çalışacaktı arkadaşım. Çalışacağı yer ise memleketi olan Sosnovy Bor’du. Maçı da arkadaşlarıyla birlikte her yerinden Sovyet Rusya fışkıran bir barda izlemeye karar vermişlerdi. Davetleri aklımı fazlasıyla karıştırdı. Önümde artık 2 seçenek vardı. Rusya-Hırvatistan’ı da yenerse önce taraftar alanında sonra da St. Petersburg sokaklarında çılgınca yaşanacak eğlence sırasında şehirde olmak ya da Rus arkadaşlarımla Dünya Kupası’nda bir Rusya maçı izleyerek özel bir akşam geçirmek. Rusya yenerse iki maç daha yapacaktı. Ama diğer iki maçı Sosnovy Bor’da izleyeceğime dair bir kesinlik yoktu. Hem şehir merkezindeki coşkuyu, herkes bir kaç hashtag ile atılan videodan izleyebilirdi. Son kararı bu konuda fikrine danışılabilecek mentörüm olarak gördüğüm Aslı Pelit’e (sonuçta bu işlerin Contessa’sı o!) de sorduktan sonra verdim!

DOSTOYEVSKİ GÜNÜ

Cumartesi sabahı uyanıp, yerel bir berber bularak Uruguay’a feda ettiğim sakallarımı, iletişim kurmakta zorlandığım ancak bir şekilde anlaşabildiğim Rus teyzenin şefkatli elleriyle kesmesine izin verdikten, sonra çantamı alıp şehir merkezine uğradım. 7 Temmuz St. Petersburg’da Dostoyevski günü olarak kutlanıyordu. Rus Edebiyatı’nın en önemli yazarı Fyodor Mihayloviç Dostoyevski’nin Rus Habercisi Dergisi’nde yayınlanan 12 ay boyunca yayınlanan Suç ve Ceza ‘romanı’ St. Petersburg sokaklarında geçiyordu. Romanda anlatılan sokaklar, evler, binalar, caddeler gerçek mekanlardı. Dostoyeski gününde, Suç ve Ceza romanında geçen 6 farklı noktada bulunan rehberler ücretsiz olarak yapılan turlara katılanlara gönüllü olarak, bulundukları yerin romanla olan bağlantısını anlatıyordu. Bunlardan biri de diğer ev arkadaşım, Nadia’ydı. Raskolnikov’un suçlarını işlediği sokaklarda gezintiyi tamamlayıp Nadia, Evgeny ve ben arabaya atlayıp Sosnovy Bor’a gittik.

HER YER LENİN, HER YER STALİN!

Sosnovy Bor, St. Petersburg’a 1-1.5 saat uzaktlıkta, Baltık Denizi’nin oluşturduğu ve Finlandiya Körfezi olarak isimlendirilen körfezin diğer yakasında Finlandiya ile deniz kıyısı olan ve Leningrad Nükleer Santrali’nin olduğu bir şehir. St. Petersburg’dan Sosnovy Bor’a gitmek için 2 yol var. Biri, 2 köprü sayesinde karayla bağlantısı olan KronStadt’tan geçerek ulaşım sağlamak. Gemi işçilerinin iş koşullarında iyileştirme ve ifade özgürlüğü talepleriyle, 1921’de Bolşevik Hükümeti’ne başkaldırının merkezi olan, İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyet Rusya donanmasının tatbikatlarını gerçekleştirdiği bu küçük ama yüz ölçümünden büyük bir tarihe sahip adadan geçtikten sonra Leningrad Nükleer Santrali’nin yer aldığı Sosnovy Bor’a vardık. Maç öncesi, Kvas çorbası, kırmızı etli salata ve suşi yiyerek maça hazırlandık. Sonrasında ise maçı izleyeceğimiz mekana, Bar Sovyetski’ye geçtik.

İçeriye girmeden evvel Sovyet Rusya’yı damarlarınıza kadar hissedebiliyorsunuz. Girişin hemen üstünde Lenin’in yüzünün ve orak çekiç resminin yer aldığı bir logo var. Karşısında ise Lenin’in resmedildiği bir duvar. Kapıdan içeri girer girmez ise sizi Lenin karşılıyor. 2 metre yükseliğindeki gümüş renkli büstü görünce ideolojiniz neyse o an orada onu dışarıda bırakıp içeri girmeniz gerekiyor(!). Barın etrafında mümkün olan her rafta ve boşlukta Lenin dışında, Marx, Stalin, Brejniyev, Mao ve Sovyet Rusya’nın önemli figürlerinin çeşitli heykelleri vardı. Yanlarında fabrikasyon Amerikan cipslerin olması ortamda bir ideoloji karmaşası yaşatıyordu tabii. O cipsler komünist fabrikalarda üretilmiş olsaydı gıkımı çıkarmazdım. Mutfağın hemen yan tarafındaki açık alanda da aslında döner de diyebileceğimiz ama mönülerde şıvarma olarak yer alan kesilmeye hazır et bekliyordu. Duvarlardaki fayanslara belli aralıklarla Sovyet Rusya döneminin posterleri yapıştırılmıştı. Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği döneminde kullanılan ülke bayrakları da tek tek yerini almıştı mekanda. Sonuçta sahaya da kökleri Azerbaycan, Tataristan gibi yerlere dayanan futbolcular çıkıyordu. Maça az kalmıştı. Yaroslav, Maxim, Nadia, Evgeny, Andrei, Kristina yerimizi alıp maçı izlemeye başladık.

İKİ RUS HOLİGAN

İlk yarının başlamasıyla bar dolmaya başlamıştı. Beyaz ışığın ve naylon masa örtülerin kapladığı alüminyum masalar ve alüminyum sandalyeler dolmaya başlamıştı. Arkama dönüp baktığımda şantiyeden çıkıp tulum ve kasklarıyla maç izlemeye gelmiş insanları gördüğümde, içimden bir enternasyonal marşı yükselmeye başladı. O sırada Cherysev, Rusya takımının en iyisi olarak turnuvada akıllarda kalacak nefis bir gol attı. Tüm bar ayağa kalkmıştık ve şaşkındık! Komünizmin ilkeleriyle paralellik kurabileceğimiz takımdaşlık, birliktelik ve dayanışmaya bağlı oyunları sayesinden son 8’e çıkan Rusya takımı son 4’e doğru ilk adımlarını atmaya başlamıştı bu golle. Fakat Kramaric’in golü geldiğinde, Yaroslav “Tipik Rusya Milli Takımı. Gayet normal bu golü yememiz” diyerek durumu açıklamaya çalışıyordu. İlk yarı biterken yemeklerimiz ve içkilerimiz de bitmeye yüz tutmuştu. Yeni gelenler de vardı mekana ve oturacak yer aradıkları her hallerinden belliydi. Önümüzde boş duran iki sandalyeyi ‘yoldaş’lara neden vermediğimizi sormaya hazırlanırken ikinci yarıyı izlemek için eve gitmeye karar verilmişti çoktan. Benim sandalye teklif ettiğimi düşündüğüm kişi ‘yoldaş’ın yolu bizimkiyle aynı değilmiş meğerse. Sosnovy Bor’un yerlileri olan arkadaşlarım o iki kişinin kavga arayan tipik iki Rus olduğunu ve gözün üzerinde kaşın var diyerek kavga çıkaran tipler olduğunu söylediler. Eve gitmenin en iyi karar olduğuna ikna oldum bu şekilde. Zaten oldukça küçük olan bu şehirde bir yerden bir yere gitmek kısa sürüyordu ve maçı kaçırmayacağımız bir saatte eve varmıştık.

Asansörü olsa da çalışmayan ve sıvaların döküldüğü duvarların olduğu apartmanın katlarını tırmanıp sonradan bir ‘kumaş sanatçısı’ olduğunu öğrendiğim Yulia’nın evine girer girmez bir dikiş makinasıyla karşılaştım. Hemen yanındaki sandalyeyi kaptım. Ancak hemen ilk görevi vermişti bana. İçerideki odadan iki sallanan sandalyeyi hemen salonun maç izlemek için en uygun yerine koydum. Ekip toparlandı ve maça odaklandık. Dakikalar ilerledikçe maça odaklanma ve gerginlik oranı artıyordu ortamda. Cherchesov’un saha kenarında sürekli sağa sola oyunculara taraftarlara bağırması bizim de gündemimize oturdu. Evdeki hiç kimse onu böyle görmediği için şaşkındı.

KOMÜNİST BALIK

Atıştırmalık olarak tütsülenmiş balık geldi masaya. İlk benim tadına bakmamı istediler elbette. Denizden babam çıksa yiyeceğimi bilmediklerinden olsa gerek ki meraklı bakışlar altında izlediler tepkimi. Beğenmiştim. Hepsini bitiremezdim, paylaşmamız lazımdı. Komünist balığımızdı o bizim ve tadına bakan yanındakine veriyordu balığı. 90 dakikanın sonu yaklaşırken Rusya’nın yaptığı ataklarda topla ilerleyen futbolcuyu övmek için “Kızıl Makina!” diye bağırıyordu Yaro. Kaleci Igor Akinfeev ne zaman kurtarış yapsa da aynı söz çıkıyordu ağzından. Ancak bunu çok ciddi bir yaklaşımla söylemediğini de iletti. “Sovyet dönemine şakacı bir gönderme yapmak için” diyordu.

Karşılaşmanın uzatmalara gitmesi biz ev ahalisi tarafından rahatlamayla karşılandı. Sadece stresten olmasa da cam kenarına gidip sigara içenlerin sayısı ve hızı artmıştı. İlk 90 dakika içinde takımın en iyi hücumcuları, Cherysev, Dzyuba ve Samedov’u çıkarmıştı Rus teknik direktör Stanislav Cherchesov. Uzatma dakikalarında Golovin de buna eklenince, Yaro “İşte böyle yeneceğiz Hırvatistan’ı. Karşılarında kim olduğunu bilmedikleri için ne yapacaklarını bilemeyecekler ve o sırada biz de onlara golü atacağız. İspanya’ya da aynısını yaptık” diyordu. Yine alaycı yaklaşımı ön saftaydı. Yalan da değildi? Vida’nın golünden sonra evde tek gol isteyen ve bekleyen benmişim gibi geçen 13 dakikanın ardından Rusça konuşmayan Brezilyalı sağ bek Mario Fernandes sahneye çıktı ve skoru 2-2 yaparak maçı penaltılara taşıdı. İnanılmaz bir coşkuydu evi kaplayan!

RUSYA GURURLANDIRDI

Evgeny de video kaydını açmıştı. Ben de başka bir açıdan başlamıştım kayda almaya. Kayda değer bir an yaşanacaktı. Fakat Smolov’un kaçırdığı ilk penaltı hayal kırıklığı yarattı evde. Ancak oyuna girdiğinde “Yeni Modric” seslerinin yükselmesine neden olan Kovacic’in şutunu Akınfeev kurtarınca umutlar tazelendi. Maçı uzatmalara götüren golün sahibi Mario Fernandes’in topu ağlarla buluşturamaması yine başka bir yıkıma yol açtı. Yarı finale kimin çıkacağını ya da penaltı atışlarının uzayıp uzamayacağını belirlemek üzere topun başına Rakitic geçmişti. Akınfeev’e güven tamdı, fakat penaltı ve duran top işinin ustası Rakitic takımını bir sonraki tura taşıyan golü attı. Evin salonuna bir an sessizlik çöktü. Bende bile bir an üzüntü yarattı Rusya’nın elenmesi! Hak edip hak etmedikleri tartışmalıydı, ‘şüphe’ yaratmıştı takımın performansı ancak yüzlerce şüphe hiçbir şeyi kanıtlamamıştı…

Turnuva boyunca umudun bıyıkları olarak anılan Cherchesov’un bıyıklarına destek olmak için bıraktığım bıyıklarımın desteği de yetmedi. Rusya yarı finali göremeden elenmişti. Ancak kimsenin umurunda değildi, herkesin içinde bulunulan durumla ilgili tek ortak söz vardı: “Kimsenin bizim bile beklemediğimiz bir şeyi yaptık. Buraya kadar gelebilmemiz bile bizim için çok önemli. Takımımız bu başarıyla bizi gururlandırdı!” Toparlandığımızda kadehlerimiz Rusya için havaya kalktı: “Spasibo Rusya!”

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/09/bizi-gururlandirdin-rusya

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Ciao Neymar! Allez Les Francophone*

Son Avrupa Futbol Şampiyonu Portekiz’i eleyen Uruguay, Cavani’siz çıktığı maçta Fransa karşısında zorlandı. En önemli güçleri olan yan toplar bu sefer yenilgilerinin gerekçesi oldu. Muslera’nın yaptığı hata ise akıl almazdı. Turnuvanın favorisi Brezilya ise yıllardır birlikte olan Belçika takımının uyumlu oyunu ve teknik direktör Roberto Martinez’in taktik dehasına yenik düştü. Günün kazananları iki frankofon takım yarı finalde birbirleriyle eşleşti.

Son 16 maçlarını Moskova’da tamamladıktan sonra 4 kişilik odada tek başıma kaldığım yataklı trenle geldiğim Rusya İmparatorluğu’nun başkenti Sankt Petersburg’da son iki gündür yağmur yağıyordu. Fransa-Uruguay maçının saati yaklaştıkça bulutların dağılacağına dair ümitlerim vardı bulunduğum binanın 15’inci katından dışarı baktığımda. Vakit dardı, toplu taşımayla St. Petersburg’daki taraftar alanına gitmek 45-50 dakikayı buluyordu. En iyisi aplikasyon aracılığıyla çağıracağım taksiye atlayıp alana gitmekti.

YOLLAR DÜNYA KUPASI VAR DİYE YAPILDI!

Taksi şoförü, yaşı bana yakın biriydi. Biraz İngilizce biliyordu. Yağmur çiselemeye başlamıştı. Sankt Petersburg’dan bir hafta önce fotoğraflar paylaşan arkadaşım mayosunu giymiş, nehre, denize girmişti. Ben geldim diye yağmur yağıyor gibiydi! Moskova’yı bıraktığımda da yağmur yağıyordu. En serti de Fransa-Arjantin maçı günü yağmıştı. Şimdi yine bir Fransa maçı vardı ve yağmur yine yağıyordu. Şoför Aleksandr’ın söylediğine göre yağmur yağması çok normaldi Sankt Petersburg’da bütün bu anlattıklarıma karşın. Yollardaki ufak tefek çukurların olmasından dolayı araç sallanmaya, bizi savurmaya başlayınca dili çözülmeye başlıyordu: “Bak mesela bu da normal. Dünya Kupası geldi diye biraz güzelleştirdiler ama hâlâ yollar bozuk. Dünya Kupası hem iyi hem de kötü. Hızlıca hemen yol yapmaya başladılar kupadan önce ama bak! Tak tak tak tak…” Hangi şehre gitsem herkesin söylediği şeyi St. Petersburg’daki sıradan bir insan da aynı şeyi söylüyordu. Dünya Kupası’nın şehre gelmesi, şehrin güzelleşmesi demekti. Aklımı kurcalayan soru ise bir şehri güzelleştirmek için illa ki o şehre Dünya Kupası’nın gelmesi mi gerekliydi? Kupa olmasa o şehirde yaşayanların güzel bir şehirde yaşama hakkı yok muydu?

RUSYA HIRVATİSTAN’I SATIN ALACAK

Aleksandr’a, Rusya’nın kupa performansını nasıl bulduğunu sordum, “Normal değil!” dedi. “Hırvatistan maçını da kazanacak mısınız?” dedim. “Evet çünkü Sberbank…” der demez şaşkınlıkla lafını kestim! Perşembe günü Rusya’daki ekonomik gelişmeleri yakında takip eden Rus arkadaşım benimle bir haber linki paylaşmıştı. Haberde, Rusya’daki Devlet Bankaları Sberbank ve VTB, büyük bir borç batağında olan Hırvatistan’ın en büyük yiyecek içecek şirketi Agrokor’un yüzde 50’ye yakınını almak için anlaşma sağlamıştı. Bu haberi duyduğumu söylediğimde, “Sberbank tam bir canavar. Bu satın alımdan sonra Rusya turu geçecek bence. Çünkü normal değil buralara gelmek, normal değil” diyordu. Gerçekten şaşkınlıkla dinledim yorumlarını.

St. Petersburglularla, Moskovalılar’ın birbirlerini çekememesi, birbirlerini kötülemesi hakkında konuşurken yağmur fena halde bastırmıştı. Biraz daha yolumuz vardı neyse ki, o sert yağmura sokakta yürürken yakalanmamıştım. Aleksandr ile sohbetimizin sonuna geldik ve yağmurun dindiği anda taraftar alanına doğru yürümek için indim taksiden. Şehrin tam merkezine, en turistik yerine ve en tarihi yerine kurulmuştu taraftar alanı. Bir yanında Ermitaj Müzesi diğer yanda da Kurtarıcı Kilisesi vardı. Moskova’nınkine göre daha küçük ve sevimliydi ama biraz da dağınıktı, mecburen.

YA URUGUAY, YA SAKALLARIM!

İlk maçı izlemek için vardığımda yine ve dünyanın en gereksiz zorlamasıyla alanda desibel rekoru kırma yarışması düzenleniyordu. İnsanları durduk yere bağırtıp rekor kırdırtmaya çalışmaktan daha güzel bir etkinlik yapılabilmeliydi. Sahnedeki sunucuların izleyiciyle karşılıklı yapabildiği tek etkinlik bu olmamalıydı. Neyse ki maç ekranına geçildi. Alandaki insanların çoğu turistti ya da cuma günü işe gitmemiş olanlardı. Güney Amerikalılar ile Orta Doğulular çoğunluktaydı. Perulu, Brezilyalı, Kolombiyalı hatta Arjantinli bile vardı, hem de Patagonya’dan, Dünya’nın bir ucundan diğer ucuna gelen ama Uruguaylı, yoktu! Bir baba oğula rastlayabildim en sonunda ve maçı benim de desteklediğim Uruguay’ın taraftarlarıyla izlemeye koyuldum. Uruguay’ı desteklememin bir başka gerekçesi de vardı! Kupaya, kendi çapımda biraz daha heyecan katmak istemiştim ve eğer Uruguay elenirse sakalları keseceğimi ilan etmiştim!

NE YAPTIN MUSLERA!

Vamos Uruguay diyerek başladık maça. Kolay bir maç olmayacağı belliydi. Fransa’yı fazla yaklaştırmıyordu kalesine aslında Uruguay ve rakip kaleye de Cavani olmamasına karşın şutlarını gönderebiliyordu. Fransa’nın golü gelene kadar, Fransa’nın kaleyi bulan şutunun olmaması Uruguay’ın defansif başarısının bir göstergesiydi. Akan oyunda ceza sahasına gönderilen yüksek topların çoğunu savunma karşılıyordu. Fakat zaman zaman bazı yan toplarda Muslera da savunma da boşa çıkıyordu. Es kaza o yan toplar birilerine değse gol olacaktı. Devre biterken ve Griezmann’ın, “Ne yapsak da bunlara gol atsak” dercesine iki elinin arasına alarak uzun süre kaşıdığı görüntü gözüme takıldı. Sanki bir şeyler olacaktı bu pozisyonda. Griezmann ya topla konuşmuştu ya da topu gönderdiği yerdeki stoper Raphael Varane ile. Uruguay kendi silahıyla, Fransa’dan yediği gol ile 1-0 geri düşmüştü. Birkaç sezondur yan toplarda zaafı olan Fernando Muslera da bu pozisyonda zaafını ortaya koymuştu. Maçı birlikte izlediğim Uruguaylı baba oğuldan oğul çok da fazla maça konsantre olmamış gibiydi, baba ise yıkılmıştı. “Gol yersek çıkaramayız biz bunu” ruh halindeydi, Cavani de yoktu! Devre biterken Caceres’in kafa vuruşunu Lloris harika çıkarmış, Godin ise dönen topu rakip kaleye, kale ağzından ağlarla buluşturamamıştı. Sol ayak bileğini biraz daha döndürebilseydi Godin, ilk yarı 1-1 bitebilirdi.

Yanağıma boyalarla çizdirdiğim Uruguay bayrağı nedeniyle herkes de beni Uruguay’dan gelmiş sanmaya başlamıştı! Dünya Kupası’nın ruhundandı bu. Herkes kendini, ülkesinin bayrağı ya da formasıyla temsil ediyordu. Ben ise tuttuğum takımlarla… Maç sırasında zaman zaman yağmur da çiselediği için üzerimde Spartak Moskova yağmurluğum vardı. Moskova’dayken problem olmuyordu da, St. Petersburg’daydım. Bir Rus yaklaşıp, “Bu benim de takımım ama burası Petersburg, burada bunla gezme bence sıkıntı olabilir. Galatasaray, Fenerbahçe gibi bu iki takım…” dedi. Dünya Kupası’nda bir sıkıntı olmazdı. Turist olduğumu daha fazla belli edemezdim.

URUGUAY’A DA SAKALLARA DA ADİOS!

İkinci yarı başladığında, elinde pek fazla seçeneği olmayan Oscar Tabarez’in hamleleri merakla bekleniyordu. Arjantinli biri yanıma yaklaşıp “Carlos Sanchez neden yok!?” diye sormuştu. Üzerindeki River Plate forması, Sanchez’i sormasının esas nedeniydi. Genelde ikinci yarılarda tercih ettiğini söyledim Tabarez’in, beklediğim oyuncu değişikliklerinden biriydi yine. Ancak 59. dakikada geldi iki değişiklik Tabarez’den. Bir hareketlenme getirirdi Maxi Gomez ve Cristian Rodriguez ama Griezmann’ın, “Bir deneyelim bakalım ne olacak acaba” diyerek vurduğu şutu Muslera durduramadı. Anlık bir körleşme yaşadı ya da deja vu! 5 yıl önce Cesc Fabregas’tan yediği golü yemişti Muslera ve Tabarez’in yaptığı değişiklik ile yaratmak istediği hareketlenmenin daha başlamadan bitmesini sağlamıştı. Yıkım, yıkım üstüne gelmişti. Turnuva boyunca kusursuz oynayan ve en güvenilir yanı olan Uruguay savunması, Fransa karşısında teslim olmuş ve 1 saatin sonunda mental olarak da bitmişti. Alandaki Fransızlar ve Fransa taraftarlarının “Allez Les Bleus” tezahüratlarının desibeli yükselirken maç sonlandı ve Fransa, Uruguay’ı eve gönderirken arkasından “Au revoir” diyordu, bense sakallara “Adios”! Yıkımım 2 katına çıkmıştı.

BREZİLYA’YI YIKAN MARTİNEZ!

Günün ikinci maçı öncesinde şehir merkezinin taraftar alanına yakın bölgesinde, St. Petersburg’un içinden geçen kanalların etrafında gezinerek vaktimi geçirdim. Maç saati de yaklaşırken taraftar alanına doğru yürüyen insanların sayısı da artıyordu. İlk maç öncesi sıra olmadan içeri girebildiğim alana bu sefer giriş için uzun bir sıra vardı. Maçın hemen başında alana girdim. Brezilyalıların sesi biraz daha artıyordu bu saatte sabahki kadar sayıya sahip olsalar da.

Roberto Martinez, Japonya ve Tunus maçlarından derslerini çıkarmıştı. Brezilya’nın da güçlü orta sahasına karşı, kendi orta sahasının yapısını değiştirmişti. Japonya maçını çeviren ikili Fellaini ve Chadli ilk 11’deydi ve Brezilya’ya karşı direnç göstermeye hazırdı. Belçika’nın golü gelene kadar şansıyla birlikte gol yemediği açıkça ortadaydı. Biraz ‘Çanakkale geçilmez’ oyunu sergilediler ve Brezilya’nın ataklarında kendi ceza sahalarında kendilerini yerlere atarak dış şutları engellediler. Bir panik havası var gibiydi. Yersek biteriz özgüvensizliği seziliyordu. Altıpas içinde yaşanan kargaşa sayısı maçta sanki daha ilk 10 dakika değil de son 10 dakika oynanıyormuş hissi vermişti. Ancak bu hengameden Brezilya’ya gol çıkmadı. Belçika’nın kullandığı köşe vuruşunda Brezilya’nın kendi kalesine attığı gol Brezilyalılar’ın moralini hemen bozdu. Karşılarındaki takım öylesine sıradan bir takım değildi çünkü. De Bruyne, Hazard ve Lukaku’yla kurmuştu ileri üçlüyü Martinez. Kontratakların yıldızı Lukaku’ydu bu maçta. Fiziğini kullanarak ilerleyerek taşıdığı topta da Bruyne’ün Allison’u avlayarak skoru 2-0 yapmasının ardından taraftar alanını terk eden Brezilyalılar vardı. En azından maçı izlemeyi bırakmışlardı artık. Ümit yoktu onlar için. Martinez’in taktik planlarını çok iyi uygulayan Belçika maça tedirgin başlasa da toparlanmış, maçı ve skoru ele geçirmişti!

BÜYÜK FUTBOLCULUK DERSİ

Turnuvanın en büyük ve damga vuran oyuncusu olması beklenen Neymar’ın kendini yere atmalarının yanında üretmeye çalıştığı çözümlere arkadaşlarından yeterince destek alamaması ve Belçika’nın her seferinde rakip oyuncuların önünde duvar gibi belirmesi Brezilya’nın işini zorlaştırıyordu. Evinde kaldığım arkadaşımın, “Brezilya gol atmaya değil de penaltı kazanmaya çalışıyor. Baksana şu Neymar’a!” yorumu sambacıların çaresizliğini anlatıyordu. Belçika’da ise Eden Hazard, büyük futbolcu nasıl olunur dersi verdi 90 dakika boyunca Neymar’a. Belki de Roberto Martinez’in onu sahadan almamasının nedeni de buydu. Topu çok iyi sakladı, faul aldı, pres yaptı, oyunu tuttu, takımını taşıdı. Bir tarafta, “Ben yıldız oyuncuyum bana vuruyorlar ve sen buna faul çalmak beni korumak zorundasın” edasıyla yerden kalkmayan ve sürekli kendini yere atan Neymar, diğer yanda tam anlamıyla dimdik ayakta kalarak takımını sırtlayan Hazard.

ÇAV NEYMAR!

Maçın son dakikalarına doğru arkamda, küfürlerle sesleri yükselen Brezilyalılar’ın desteği Renato Augusto’nun golüyle artmıştı ancak maç sonunda göz yaşlarını tutmakta zorlandı bir çoğu. Turnuva boyunca kazandıklar her maçtan sonra “Campeon Voltou” , “Şampiyon Geri Dönüyor” ve Çav Bella şarkısına “Ciao Messi” uyarlaması yapan Brezilyalılar için gerçekten geri dönüyorlardı, evlerine… Ve Çav Bella şarkısını söyleme sırası diğer Latin Amerikalılar’daydı: Phillipe Couthino ve Paulinho, Çav Neymar, Çav Neymar, Çav Neymar, Çav! Çav! Çav!..

*Ortak dili Fransızca ve ortak tezahüratları “Allez Les Bleus” ve “Allez Les Belges” olmasından dolayı “Allez Les Francophone” yani “Çok Yaşa Fransızca Konuşanlar!” başlığını atmak uygun geldi.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/07/ciao-neymar-allez-les-francophone

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Ceketsiz Southgate İngiltere ile tarih yazıyor

Kupanın son 8’inde yer alacak 2 takımın maçlarını iki farklı futbol organizasyonunun Moskova’da kurdukları futbol seyir ve paylaşım alanlarında izledim. Maçlarda kazananlar İsveç ve İngiltere olurken genel olarak, bu alanlar sayesinde, futbol kültürü esas kazanandı.

Moskova’daki son günümün sabahında yapılması gereken en önemli işler evi temizlemek, çiçekleri sulamak, bulaşıkları kirli bırakmamaktı. Erken kalkan yol alır misali uyanıp ilk iş olarak tamamladığım bu görevlerin ardından valizimi de hazırlayıp kendimi öğlen 2 civarında sokağa attım.

HIZLI BİR MOSKOVA TURU

Dünya Kupası’nda son 16 maçlarının kalan 2 maçının oynanacağı günde bugüne dek yapmadığım şekilde 4 farklı noktaya gittim tek bir günde. İlk adres ana sponsor Adidas’ın Rusya’da kurmuş olduğu futbol seyir, oynama ve sosyalleşme alanıydı. Moskova Müzesi içine kurulmuş hem açık, hem kapalı alanlarda çeşitli büyüklüklerde futbol sahaları vardı. 3 kaleli kafes sahayı görünce, “Bizim Japon kaleyi alıp buraya bile koymuşlar“ diye geçirdim içimden. Konsol oyunu alanı olmazsa olmazdı tabii. Bir de normal masa tenisi ile ayak ile oynanan yeni model masa tenisi masaları da vardı. En ilginç olan ise milli takım formaları üzerine uygulanabilen özel tasarımlardı. Çeşitli tasarımcıların özel tasarımlarını milli formalara uygulayarak, formaları birer bayrak olmaktan çıkarıp insanların iletişim ve bağ kurabildiği tişörtlere çevirmişlerdi. Buna, iyi bir pazarlama yöntemi olarak bakmak da mümkün, futbolu ve milli takımı sempatikleştirmek için yapılmış güzel bir hamle olarak da. Futbolu ve milli takımı tekrar sempatikleştirmek isteyen ilgilisine, yetkilisine duyurulur!

Moskova Müzesi’ndeki bu koca alandan çıktıktan sonra Football Against Racism in Europe (FARE), Avrupa’da Irkçılığa Karşı Futbol organizasyonunun Moskova’da açmış olduğu Diversity House’a, Çeşitlilik Evi’ne giderek İsveç, İsviçre mücadelesini takip ettim. Burası sadece bir maç seyir alanı değil, futbolda ırkçılığa, ayrımcılığa ve cinsiyetçiliğe karşı mücadelenin verildiği de bir alandı. İngiltere – Belçika maçından sonra, Rusya LGBTI Sporları Federasyonu ve Futbolda LGBTI taraftarlar üzerine bir buluşma ve sohbet gerçekleştirilmişti. İsveç maçının oynandığı günün sabahında da Kızıl Meydan’da “Mülteciler Hoşgeldiniz” başlığında bir futbol maçı düzenlenmişti mesela. İsveç ve İsviçre maçından daha heyecanlı olduğuna şüphem yoktu.

İlk yarısında biraz da günün yorgunluğundan gözlerim kapanır gibi olmuştu. İkinci yarısında ise Emil Forsberg’in attığı golün Akanji’nin ayağına çarpıp girmesi ise büyük bir şanssızlıktı. İki takımın da maç boyunca mücadeleci bir oyun sergilediğini ancak yetenek eksikliğinin gol eksikliğine de neden olduğu belliydi. Maçın son dakikalarında İsviçreli Michael Lang’ın, İsveçli Martin Olsson’a yaptığı müdahale sonrasında VAR bu sefer hakem Damir Skomina’nin kariyerini kurtarmıştı.

STADYUMUN KAPISINDAN DÖNDÜM

İkinci maçı ise, benim nezdimde İngilizler’in evi olan COPA 90 futbol evinde izlemeye karar vermiştim. Ancak ekibin neredeyse hepsi Moskova’daki maça bilet bulabilmişti. Bunun başlıca nedenlerinden biri İngiltere Futbol Federasyonu’ydu. Rusya’ya 1500-2000 arasında taraftarın gitmesine izin vermişlerdi. EURO 2016’da Rus taraftarlarla Fransa’da girdikleri kavga bunda etkiliydi. Sabahın erken saatlerinde FIFA’nın sitesine girdiğimde bilet olduğunu görünce elim birkaç kere satın al tuşuna da gitti. Neredeyse bir bilet alıyordum ki, elbette sitede yalnız ben olmadığım için bir türlü ucuz kategoriden bilet alamayınca vazgeçmiştim. Gün boyu aklımda stadyum ve civarlarına giderek bilet alıp almamak konusunu değerlendirdim ama vazgeçtim. Zaten gece 03:30’da St. Petersburg’a trenim vardı. Maç uzarsa eve dönüş sıkıntıya girebilir diye düşünerek kendimi avundurmaya çalıştım.

SOUTHGATE’İN KUZENİ(!) GEORGE

COPA 90 futbol evinde gittiğimde in cin top oynuyordu! Maça da 1 saat vardı. Neyse ki henüz Rusya’daki ilk günlerimde tanıştığım George içeri giriş yaptı da en azından tanıdık bir yüz ile maçı seyredecek olmanın düşüncesi içimi rahatlattı. Maç başlayana kadar taraftarı olduğu Fulham’ın Derby County’yi 2-0 yenerek Premier Lig’e çıkmak üzere oynayacakları Play-Off Finalini (Fulham bu sene Premier Lig’de oynayacak) sahaya girerek nasıl kutladıklarını göstermişti videolarında.

Maç yaklaştıkça heyecan da, maçı izleyecek insan sayısı da artıyordu. Keyifli geçecek bir geceye benziyordu. George ile haberleşmemiştik ama ikimiz de kırmızı formalarımızla, tribünlerde önlü arkalı olarak yerimizi aldık. Maçı izlerken teknik direktör ekranda Gareth Southgate’ı gördükten sonra yavaşça George’a doğru döndüm, “Dostum, ekrandaki ben değilim ya da bir akrabalığımız yok. Ceket neden giymiyor onu da anlamıyorum” demişti. Maç öncesi gerginliğini alayım istemiştim ancak oldukça gergin geçiyordu onun için ilk yarı ve her seferinde nasibimi alıyordum bundan. Duran toplarda omzumu sıkıyor, bazı anlarda sırtımda ritim tutuyordu. Arada, “Biraz da kulunçlara doğru masaj yapıver be abi” diyerek takılıyordum. Devre 0-0 tamamlanmıştı. Karşılaşma gerçekten ortada geçmişti.

İNGİLTERE MAÇINDA ALMANYA ANALİZİ

İkinci yarıda dakikalar ilerledikçe yeşil sahadaki tansiyon da artıyordu. Kolombiya’nın ilk maçında gördüğü kırmızı kartla takımını yakan Carlos Sanchez, bu maçta da sahneye çıkarak takımını yakan adam oldu. Sahada geçirdiği her dakika zarar olan oyuncu, bu sefer de penaltıya sebep olmuştu. Harry Kane, turnuvadaki toplamda 6, penaltıdan 3’üncü golünü atıyor ve takımını 1-0 öne geçiriyordu. Penaltı atışı sırasında George biraz daha sıksa çürütecekti omzumu. Golden sonra kalan yarım saatte Almanya’dan tanıştığım Martin ile Almanya’yı ve elenişlerini derinlemesine konuşuyorduk. Özetle, ona göre turnuva öncesi Mesut, İlkay ve Recep Tayyip Erdoğan’ın bulunduğu fotoğraf eksenindeki tartışmanın takım içini etkilediğini ve bugün yaşanan elenmenin ana nedeni olduğunu söylüyordu.

MİNA YIKTI, PICKFORD DİRİLTTİ

Maçın son saniyelerine girilirken, kaçan goller, sahada yaşanan ikili kavgalar gerginliği arttırıyordu. Son dakikalarda hâlâ gol bulamamış Kolombiya’da kaleci David Ospina’nın da rakip kale önüne gelmiş olması “gol geliyor mu” soru işaretlerini oluşturmuştu benim de kafamda. Ospina’dan değil ama Yerry Mina’dan gelmişti gol. O da turnuvadaki 3’üncü golünü atmıştı. Hem de 3’ü de aynı şekildeydi. Skoru 1-1 yapmıştı bu gol 90+4’ün son saniyelerinde. Uzatmalara gidilmişti. Sonuç yarım saat boyunca değişmeyince karşılıklı penaltı atışlarına geçildi. İngiltere’de Jordan Henderson’ın 3’üncü penaltıyı kaçırmasının ardından Kolombiya’da Uribe’nin şutu direkten dönmüştü. Ardından İngiliz kaleci Pickford, Bacca’ya gol izni vermiyordu. Eric Dier son penaltıda İngiltere adına golü atıp turu takımına getirmişti.

Penaltılar sırasında George’ın yanından kalkmıştım. Onun gerginliğini bozmak istememiştim, hiçbir takımın taraftarı olmadığım bir maçın penaltılarında hikâye arayan biri olarak vereceğim tepkiler canını sıkabilirdi. Fakat galibiyet pozumuzla sanırım gönlünü almışımdır. İngilizler için “Futbol eve dönüyor” olabilirdi ama benim trenim St. Petersburg’a gidiyordu. Son 8 maçlarını takip edeceğim St. Petersburg şehrine gitmek üzere trene atlamak için hızlıca mekandan ayrıldım.

Not: Bu yazı çeşitli aksilikler, yoğunluklar ve lojistik sıkıntılar gerekçesiyle 4 Temmuz günü değil 5 Temmuz günü yayınlanabilmiştir. Yaşanan gecikme için siz sadık okuyucularımdan özür dilerim.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/05/ceketsiz-southgate-ingiltere-ile-tarih-yaziyor

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Sambacılar şampiyon gibi kutladı

Brezilya, beklendiği gibi Meksika’yı evine gönderirken, Belçika Rusya’da başka bir sürprizin yaşanmasına izin vermeyerek Japonya’yı son saniye golüyle yendi. Belçika ve Brezilya son 8’de eşleşti böylece. Meksikalılar’ın eve dönüşü ülkedeki eğlenceyi azaltacak olsa da Brezilyalılar galibiyeti şampiyon gibi kutladı.

Cumartesi ve pazar günleri tam da maç saatlerinde yağan kısa ama sert yağmurla sırılsıklam eden havaya inat güneş yakıyordu bu sefer Moskova’da. Taraftar alanına maçın başlangıcından üç dakika sonra girdiğimde pazar günkü kalabalıktan eser yoktu. Brezilyalılar ve Meksikalılar yerlerini almıştı. Ekranlara dönük yüzlerin elleri, alınlarının altında gölge yaratmaya çalışıyordu. Güneş yaktığı gibi maçın da izlenmesine engeldi.

Almanya, Arjantin, İspanya ve Portekiz’in elenmesinin ardından Dünya Kupası’nda şampiyonluğun ibresi Brezilya’ya dönmüştü. Meksika ile oynayacakları maç oldukça kritikti. Öyle ya da böyle, Almanya’yı yenmiş bir Meksika vardı karşılarında. Fakat Javier Hernandez ve arkadaşları dünya kupalarının en sevimsiz modasıyla karşımıza çıkmışlardı. Saçlarını platin sarısına boyatmıştı takımdaki oyuncuların birkaçı.

MEKANIN YENİ SAHİBİ NEYMAR

Karşılıklı tehlikelerle geçen mücadelede 45 dakika 0-0 tamamlandı. Brezilya baskılı olduğu kadar Meksika da aşağı kalır bir oyun sergilemiyordu. Ancak Brezilyalı taraftarlardaki özgüven Meksikalı taraftarlarda yoktu. İkinci devrenin hemen başında Neymar sahneye çıktı ve golünü attı. Brezilya sarısı haşlanmış mısır alırken golün gelmesi nasıl bir tesadüftü bilmiyorum ancak ekrana doğru baktığımda görebildiğim tek şey havada uçuşan bardaklardan saçılan biralardı.

Orta sahalar hızlı geçiliyordu artık. Top bir orada bir buradaydı. Neymar’ın golü hem kendisini hem de takımını rahatlatmıştı. Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo’nun elendiğinin ertesinde artık mekan sahibi olma vakti gelmişti onun için. Maç boyunca kendine yapılan müdahalelerde verdiği tepkiyi bu kadar abartmıyor olsa daha sempatik olacaktı. Ancak ülke olarak Rivaldozede olmamızın da etkisiyle bir Ronaldinho değilsin Neymar üzgünüz… Fakat son dakikalarda attığı depar ve Firmino’ya yaptığı asist skoru 2-0’a getirip Meksika’nın fişini çekti ve takımını son 8’e taşıdı. Taraftar alanındaki Brezilyalıların coşkusu yine zirve yapmıştı. Şampiyonmuş gibi kutlamaya başlamışlardı. Havaya girmişlerdi yine.

PARKLARDA SANAT İÇİNDEN SPORA

Günün ikinci maçını Moskova’nın her yerinden kültür fışkıran Gorki Parkı’nda kurulu olan maç seyir alanında izledim. Parkın içinden seyir alanına doğru yürürken havanın güzelliğini de fırsat bilerek kendini sokaklara atan Moskovalıların tango, vals ve bilumum çift olarak yapılan dansları icra edişlerinin arasında buldum kendimi. Az ilerisinde ise kumsalı ve denizi olmayan Moskova’da kurulmuş plaj voleybolu alanında boş saha yoktu akşam saatinde. Spor kültürüne sahip olmak böyle bir şeydi.

Belçika – Japonya maçının 0-0 biten ilk yarısını Hırvatistan Futbol Federasyonu’nun park içinde kurduğu alanda izledikten sonra, devre arasında başlayan yağmur nedeniyle kendimi bir kafeye attım. Ancak başlayan bir de gol yağmuru vardı. İlk yarıda olmayan golleri, 45 dakikaya sığdıran iki takımın mücadelesi yüksek tansiyon hastalarının hemen ekran başından kalkması gereken seviyeye ulaşmıştı. Japonya’nın Haraguchi ve Inui ile attığı goller, ikinci devrenin başında Belçika’ya şok yaşatmıştı.

MARTINEZ’İN DOKUNUŞU, JAPONLARIN HARAKİRİSİ

Beklenmedik bir şey olacak mıydı yine bu turnuvada diye sormaya başladım kendime. Maçı izlediğim kafede altı müşteriydik. Dört garson ve iki de güvenlik vardı. Japonya’nın her kaçan golünde ya da tehlikeli atağında yan masadakiler bağırıp çağırıyordu. Ben de maça kitlenmiştim. Euro 2016’dan bu yana umutla takip ettiğim Belçika’dan hamle bekliyordum. Dakikalar ilerledikçe Japonya’nın turu hak ederek geçeceğine inananların sesleri yükseliyordu sosyal medyada. Ancak Roberto Martinez iki dokunuş yaptı. Takım Marouane Fellaini ile boyunu, Nacer Chadli ile hızını arttırdı. Boy avantajını kullanan Belçika, önce Vertonghen ve Fellaini ile iki kafa golü bulmuştu hemen. Kırmızı şeytanların attığı üçüncü gol ise gerçekten bir şeytan işiydi. 90+4’ün dolmasına 30 saniye vardı. Gol için 15 saniye yetti! Kaleci Courtois topu hızlıca de Bruyne’ye gönderdi. Manchester City’nin yıldızı topu dikine hızlıca sürdü. Sağdaki Meunier, topu aldıktan sonra ceza sahası içine çevirdi. Lukaku topun üstünden atladı ve oyuna sonradan giren Chadli galibiyeti getiren golü attı. Japonlar maç sonu yıkıldı. Kim yıkılmazdı ki? En çok yıkılan Fas olmuş olmalı. Eğer Fas asıllı Fellaini ve Chadli Fas Milli Takımı forması giyiyor olsaydı o anda son 8’e yükselen onlar olabilir miydi?

Belçika, Brezilya’nın rakibi olmayı başardı bu golle. Maçlar biter bitmez eve döndüm. Eve dönüş yolum, alt geçitte önüne gayet sıradan olan orgunu koymuş olan hanımefendinin, Belçika maçının heyecanı ve stresini azaltacak bir klasik müzik parçası eşliğinde sonlanıyordu.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/03/sambacilar-sampiyon-gibi-kutladi

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Rusya tarih yazdı! Moskova uyumadı!

Ev sahibi Rusya, beklenmedik bir şekilde İspanya’yı evine gönderdi. Taraftar alanındaki taraftarlar uzatmalardaki yağmura karşın bir dakika bile desteğini takımından esirgemedi. Seri penaltılar sonunda ise Rusya taraftarlarının gözyaşları yağmura karıştı. Maç bitimiyle başlayan parti, gece boyunca sürdü ve Moskova uyumadı. Günün ikinci maçı ise farklı bir hikayeye sahipti.

Yağmur uyarısı sadece cumartesi günü için verilmemişti evvelsi günkü cep telefonu mesajında. Pazar günü de yağmur beklendiği yazılmıştı. Sabahın erken saatlerinde gözümü açtığımda yağmur çoktan yağmaya başlamıştı. Gün içinde aralıklarla devam eden yağmur maçın oynanacağı saatten iki saat evveline kadar durmamıştı. Taraftar alanı ise bu sefer açıktı. Twitter adreslerinden kapalı olduğuna dair bir mesaj da paylaşılmamıştı. Anlaşılan Rusya maçı günü, yağsa da yağmur çaksa da şimşek stadyum dışındaki yüzde 50’yi dışarıda tutamazdı kimse, Putin bile.

TARAFTAR ALANINA YOĞUN İLGİ

Bu sefer tek otobüsle Üniversite durağına doğru yola çıktım. Fakat Üniversite durağına gelmeden bir evvelki durağa yaklaştığımızda insanların Üniversite durağı yönünden geri yürüdüklerini görünce genel bir yönlendirme olduğunu fark edip hemen otobüsten attım kendimi dışarı. Kalabalığa karışmadan önce gönüllü ile iletişime geçmeye çalıştım ancak belli bir anlaşamama durumu vardı. Tek öğrenmek istediğim taraftar alanının açık olup olmadığıydı. Daha önce düştüğüm tuzağa düşmek istememiştim. Bu kadar insan, daha önce Almanya maçını izlemek için giriş yaptığım yere, boşuna yürümüyordu muhtemelen. Girişe girmeden anlamıştım ki, diğer girişlerdeki yoğunluğu azaltmak için bu kapıya yönlendirme yapılmıştı. Çok değil, 20 ya da 30 dakika sonra içeri sorunsuz girdim. İçeride eminim ki 25 binden daha fazla insan vardı. Ve muhtemelen uyanır uyanmaz alana gelmişlerdi. Hepsi de Rusya taraftarıydı. Üzerinde bordoya çalan kırmızı rengi ve sarı şeritleriyle İspanya hırkası olansa bendim. Onu çıkarsam da açık sarı renkte üstünde ‘Los Blancos’ yazan Real Madrid logolu tişörtüm vardı zaten. Kalabalıklar arasında yalnızdım. İspanyol vardı, görmedim değil ancak onları da bulmak çok zordu.

Maçın başlamasına dakikalar vardı. Sabahtan beri yağan yağmur, maç saatine göre kendini ayarlamıştı sanki. Saat 15:00’ten beridir bir damla yağmur yağmadığı gibi güneş yakmaya başlamıştı. Güneş gözlüksüz maç izlemek pek mümkün değildi. İnsanlar ise ailecek piknik yapmaya gelmişçesine örtüsünü yere sermiş, çimenlik alanda oturanlarsa çocuklarını çayıra salmıştı. Ulusal marşlar başladığında herkes ayağa kalktı ve tek ses olarak futbolcularla birlikte marşı söyleyip maçı izlemeye koyuldular.

ERKEN GELEN GOLE BOYUN EĞMEDİ 

Daha ilk dakikadan Rusya’nın savunma yapacağı açıktı. İspanya’da Iniesta’nın olmaması daha dinamik koşan bir takımı tercih etmesine bağlanabilirdi Hierro’nun. Rusya, turnuvanın en çok mesafe kat eden oyuncularına sahipti. Karşılaşmada henüz 12’nci dakikada kullanılan serbest vuruşta Sergio Ramos ile boğuşma cesaretini gösteren Ignashevich o hengamede kendi kalesine gol atınca, Rusya’nın maçta erken havlu atacağını düşündüm. Bu kadar insan arasında İspanya taraftarı olarak durabilme ihtimalimi hesaplıyordum. Sonra turnuva boyunca tüm taraftarların birbirlerine gösterdiği sıcaklığı hatırladım, endişem yerini meraka bıraktı. Ruslar “Vpered Russia” yani tribüncü tercümesiyle “Saldır Rusya” tezahüratlarıyla desteklerini bir kez olsun kesmedi. Devre biterken de İspanya Milli Takımı’nın sözde tecrübeli stoperi Pique bir uyanıklık yapmak istese de, Hollandalı hakem Björn Kuipers, video asistan hakeme bile başvurmadan penaltıyı çaldı. Maçı birlikte izlediğim Rusların çıldırdığı ilk an maçın 41’inci dakikasında Dzyuba’nın ayağından gelen golle oldu. Gerçek bir efsane olma yolunda ilerliyordu dev forvet.

HEP DESTEK TAM DESTEK

İkinci devreyi anlatmaya pek gerek yoktu. Futbol adına dünyanın en sıkıcı 45 dakikalarından birini geçiriyorduk. İspanya’nın her atağında alkış kıyamet kopuyordu. Bir ara önlere kadar ilerlemiştim ve sağımdaki solumdaki kadın taraftarların çığlıklarına yakından şahitlik etmiştim. Birinin “Haydi”, “Davay” seslenişi o kadar tiz gelmişti ki kulağıma, şöyle yavaşça omzumun üzerinden baktığımda kadıncağız mecburen özür dilemek zorunda hissetmişti. Derdim özür diletmek değildi sadece çıkan sese şaşırmıştım. Elbette ki o anın heyecanını istediği gibi dışarı vuracaktı. Ev sahibiydi ve kaç kere İspanya’yı elemeye bu kadar yaklaşabileceklerdi ki? İspanya’nın her şutunu kurtardığında Igor Akinfeev’e alkışlar yükseliyordu. Savunmanın her kestiği topta da aynı tepki devam ediyordu. Ve her alkış ve çığlık silsilesinin ardından ya Igor ya da RA-Sİ-YA sesleri yükseliyordu.

CHERCHESOV UYUMADI, HIERRO HİPNOTİZE OLDU

Bu arada futbol açısından kısa bir değerlendirme yapmak gerekir ki, Hierro kendi oynadıkları pas oyunundan hipnotize olmuş gibi, Cherchesov 65’inci dakikada üç oyuncu değişikliğini, ikisini en iyi hücumcularını oyuna almak üzere yapmıştı. İspanya’da ilk değişiklik 67’nci dakikada Iniesta ile oldu. Sonra Carvajal, Aspas girdi. Sonuç Rusya’nın 5-4-1 düzenine geçmesinin de etkisiyle uzatmalara gitti. Korktuğum uzatmalar değildi de yaklaşan kara bulutlardı. Doğa ana 90 dakikada bitmesini ön görmüştü belki de maçın ve o yüzden 90 dakika boyunca yağmur yağmadı. Ancak uzatmalarla birlikte yağmur da başladı. Şemsiyesiz gelenler, plastik torbalarını kafalarına geçirmişti. İki ufaklığın çöp kutusunun kapağını 180 derece açarak yağmurdan korunması zekiceydi. Bu Dünya Kupası’nda ilk kez uygulanan kuralla, İspanya ve Rusya birer oyuncu daha değiştirdi. Sonuç değişmedi. Cherchesov’un İspanya kilitleme taktiği de zekiceydi ki maçı penaltılara taşıdılar.

Ne olacağı konusunda beni büyük bir merak sarmıştı. Acaba bir şampiyona daha veda mı edecektik? Yoksa bu kadar insan kahır mı çekecekti penaltı atışları sonunda? İspanya’nın 2008-2012 yıllarındaki kazanan jenerasyonu dışındaki jenerasyonları da harikaydı ve fakat hep beklenmedik şekilde erken elenirdi. O takımların başrollerinden biri Fernando Hierro yedek kulübesindeydi.

YAĞMUR YERİNİ SEVİNÇ GÖZYAŞLARINA BIRAKTI

İlk atış hakkı İspanya’daydı. Gerginlik ve sessizlik sarmıştı taraftar alanını. Iniesta topu ağlarla buluşturdu. Rusya’da Smolov ve Igneshevich de. İspanya’da ikinci penaltıyı gole çeviren Pique’den sonra sıra Koke’deydi. Penaltı atışları sırasında Rusya taraftarlarının, bulunduğumuz taraftar alanının hemen arkasında kalan, maçın oynandığı Luzhniki Stadı’ndaki kalecileri, Igor Akinfeev’e seslerini duyurmak istercesine yaptıkları “Igor Igor” ve RA-Sİ-YA tezahüratlarını oyuncular duyuyor gibiydi. Koke’nin şutunu, Igor çıkardı! Turnuva boyunca maç aralarında sahnedeki sunucunun zorlamasıyla denenip de kırılamayan desibel rekoru kırılmıştı sanki. Golovin ve Cehrysev de gollerini atmıştı. Ramos dördüncü penaltıdan yararlanmıştı İspanya adına. Beşinci penaltıyı ilk kullanan takım olmak için Ramos “İlk biz atalım” demişti para atışında. Fakat psikolojik üstünlük Rusya’daydı. Koke’nin atamadığı penaltı nedeniyle Aspas’ın beşinci penaltıyı gole çevirmesi gerekliydi umutlarını devam ettirmeleri için. Dinmeyen Igor tezahüratlarına, Akinfeev sağa uçmasına karşın sol ayağıyla yaptığı kurtarışla cevap verdi ve Rusya’yı tarihinde ilk kez son sekiz takım arasına soktu. Taraftar alanında yağmur, yerini gözyaşlarına bırakmıştı. Yemek alanlarındaki masaların üstüne çıkarak kutlama yapılmaya başlanmıştı. Bu saatte bu şekilde başlayan eğlencenin gece boyunca süreceği kesindi, benim ise sabaha kadar sürecek eğlenceye dayanacak enerjimin ve vaktimin olmadı gibi. Eve dönüş yolunda araçlarla tura çıkılmıştı bile. Metrolar ise mütemadiyen tezahüratlarla inliyordu. Gece tüm curcunayı sosyal medya hesaplarından paylaşım yapan arkadaşlarım sayesinde oturduğum yerden takip edebilmiştim. Sabah 4’e, 5’e kadar eğlence devam etmişti, birkaç saat sonra mesai başlayacaktı halbuki ama umursayan yoktu. Rusya tüm tartışmalarına karşın kendini son sekiz takım arasına atmıştı.

İKİ SCHMEICHEL  DE OLSA YETMEDİ

Futbol tarihine bambaşka bir hikayeyle geçen Danimarka – Hırvatistan maçını izlemek ve iki gün sonraki St. Petersburg yolculuğuma hazırlanmak için eve dönmüştüm. Maçın hemen başında gelen iki gol sonucun farklı olacağı izlenimini vermişti ancak bir maç daha uzatmalara gitti pazar maçlarında. Uzatma dakikalarında Hırvat Luka Modric’in kullandığı penaltıyı Kasper Schmeichel kurtarınca, tribündeki baba Peter Schmeichel yerinden fırladı. Karşılıklı penaltı atışlarına giden maçta, Schmeichel aynı performansı sergilese de, takım arkadaşları ona eşlik edemedi ve Danimarka evine dönen, Hırvatistan ise Rusya’ya rakip olan takım oldu.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/02/rusya-tarih-yazdi-moskova-uyumadi

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Ciao Messi! Ciao Ronaldo!*

Moskova’da yağan yağmur gibi yağan karşılıklı gollerle kazanan, son finalist Arjantin karşısında Fransa oldu. Akşam mesaisinde ise Uruguay, 2 kere çıktı, 2 kere gol attı ve son Avrupa Şampiyonu Portekiz’i evine gönderdi. Brezilyalıların ele geçirdiği Moskova’da sokaklar ‘Ciao Bella’nın, Ciao Messi ve ‘Ciao Ronaldo’ versiyonuyla inledi.

“Hava durumu tahminlerine göre 30 Haziran ve 1 Temmuz günleri Moskova’da şiddetli yağmur ve 22 m/s ulaşacak rüzgarlı hava bekleniyor. Bu yüzden araçlarınızı ağaç altlarına parketmemeyi tercih ediniz.” Sabah uyandığımda Rusya hattımı kullandığım telefonuma gelen mesajdı bu. Rostov ve Volgograd’daki 30-35 dereceyi bulan havadan sonra böyle mesajlarla karşılaşmak can sıkıcıydı. Maç saatlerinde taraftar alanında bir problem yaşanmaz diye umuyordum. Maç saatine kadar 4 Temmuz’dan 14 Temmuz’a kadar bulunacağım St. Petersburg’a tren biletlerimi ayarlamaya karar vermiştim.

KÖPRÜ ALTINDA YOKSULLUĞUN GÖRÜNÜRLÜĞÜ

Öğlene doğru arkadaşlarımla yazıştım, taraftar alanında buluşup buluşmayacağımızı öğrenmek için: “Taraftar alanı bugün kapalı” diye cevap gelince kontrol ettim, çoktan tivit atılmış, duyuru yapılmıştı. Beklenen şiddetli yağmur ve fırtına nedeniyle taraftar alanının kapalı kalacağı açıklanmıştı. E Peki 1 Temmuz’da Rusya’nın maçı var ve aynı hava durumunun devamı bekleniyor. Pazar günü ne olacaktı acaba? Bugünlük direksiyonu direkt olarak Kızıl Meydan’a ve civarlarına çevirdim.

Her zaman kullandığım metro için alt geçidi kullanıp giderken gözüme başka bir şey takıldı. Alt geçitte işporta tezgahları görünür olmaya başlamıştı. Daha fazla yoksulluğa itilmiş kişi para bekliyordu insanlardan. Elleri ve bacakları olmayan biri yemeğini yemeye çalışırken hüzünlü bir şarkı çalıyordu sokak müzisyeni. Grup aşamalarının tamamlanması ve turist taraftarların azalması şehirdeki alt kültürlerin ve yoksulluğun tekrar görünür olması anlamına geliyordu anladığım kadarıyla. Ya da bu konudaki polisiye önlemler azaltılmış ya da kaldırılmıştı.

YAĞMURLA BİRLİKTE GELEN GOLLER

Kızıl Meydan’a vardığımda yağmurun ben tüneller arasında gezinti halindeyken başladığını metro çıkışında oluşan yığılmalardan anlamıştım. Güvenlikler yağmurdan kaçan insanlara, girişleri kapattıkları için kızıyordu. Bir yerde haksız da değildi. Tahliye önemliydi. Ve ben bile gün içinde yağmur beklendiğinden haberdar olmuşsam herkes de haberdar olmalı en az bir şemsiye almalıydı. 15 yıl kadar önce alınmış olan ve ilk kez Rusya’da kullandığım Spartak Moskova yağmurluğum misyonunu yerine getirmek üzere bir kere daha işbaşındaydı. Fakat inanılmaz bastıran yağmur nedeniyle ancak Bolşoy Tiyatrosu’nun girişine kadar gidebilmiştim maçı izleyeceğim sokaklara varamadan. Yalnız değildim ve benimle birlikte bir çok insan da aynı yerdeydi. Adeta sanata sığınmıştık. O sırada orada bulunan Fransız taraftarlarla konuştum. Gilles ve arkadaşı Fransa’nın 3-1 yeneceğinden emin konuşuyorlardı. Yağmur dindikten sonra maç izleyeceğim sokakta bulunan Arjantinli Martin ise, “Bu maç Messi’nin maçı. 3-2 kazacağız.” diyerek iddialı bir yorum yapmıştı. “Agüero ve Higuain oynarsa kazanırız” diyordu da kadroda olmadıklarını hatırlatınca, “Sampaoli korkuyor galiba” demişti. Gollü maç beklentisi vardı, karşılıklı. Nasıl bir maç olacağını merakla beklemek üzere yerimi aldım.

Maçın henüz başında, Mbappe’nin hızının hakkını vermek gerekse de Rojo’nun aptalca ceza sahası için faulü Fransa’ya penaltı kazandırdı. Griezmann skoru 1-0 yapınca, acaba bu kadar kötü Arjantin’i bulan Fransa, bir başka Almanya-Brezilya maçı daha yaşar mıyız diye düşünmeye başlamıştık. Fakat Angel Di Maria’nın yoktan var ettiği gol, “Biz ölmedik” dercesine bir goldü. İkinci yarının başında Mercado ile devre başında gelen gol müthiş bir şans golüydü Arjantin için. Fakat Arjantin o şansı hiç mi hiç kullanamadı. Sağ bekin golüne, sağ bekinin müthiş golüyle karşılık verdi Fransa. Sonrasında Mbappe’nin hızıyla ve Fransa’nın hızlı çıkışlarıyla gelen 4 dakikada 2 gol, Arjantin’in ipini çekti. Agüero’nun attığı gol sadece skoru ilan etti. Arjantin ve Messi eve dönüyordu. Sampaoli’nin tercihleri Arjantin dışında bu kadar tartışılıyorsa acaba Arjantin’de ne konuşuluyordu.

İZMİRLİ KAZIM

İki saatlik maç arasında bir anda oturduğum bankta yanımda İzmirli Kazım Karasu’yla karşılaştım. 8 kişilik bir ekip olarak buralara gelmişler. 3 Brezilyalı, 3 Türk, 2 de İranlı. Brezilyalılar maç için Samara’da, İran’lı arkadaşları maç için başka şehirdeydi. Diğer 3 Türk’ün 2’si ise Nazım Hikmet’in mezarını ziyarete gitmişler. Kazım ve arkadaşları bir süredir Rusya’dalarmış. St. Petersburg’da bir taksicinin zulmünden zor kurtulmuş. Rusya’ya esas geliş nedeni ise İspanya – Rusya maçına almış olduğu bilet. Bakalım ev sahibinin maçında nasıl bir skor onu bekliyor.

URUGUAY’DAN AYNI GOL

Akşamki maçta, gönlüm Uruguay’dan yanaydı. Sokaklarda Portekizli de görmek mümkün değildi. Konuşmaya çalıştığım bir Uruguaylı beyfendi çok gergindi ve zor bir maçın kendilerini beklediğini söyleyerek sigarasından bir nefes çekti. Bir başka baba oğulla konuştuğumdaysa “2 Cavani, 1 de Suarez atar ve yeneriz. Ronaldo’ya adım attırmayız” dedi tüm özgüveniyle. Tek tük Ronaldo formalı ya Rus ya da Asyalıydı. Brezilyalılar da Uruguaylıydı ironik bir şekilde. Gerçi onların derdi Arjantin’leydi. Portekiz – Uruguay maçı müthiş hızlı başlamıştı. Ronaldo baş döndürücü hareketler yapıyordu. Uruguay ise hızlı ataklarla rakibini boğmaya çalışıyordu. Suarez ile Cavani, 2014’te İngiltere’ye attığı goldeki rolleri değiştirip aynısını Portekiz’e atıyordu. Cavani’nin müthiş sıçrayışı akıllarda kalıcıydı. Brezilyalılar bu gole sevinmişti. Yanımdaki Brezilyalı arkadaki Sao Paulolu’ya dönüp dönüp “Lugano, Lugano” diye bağırıyordu.

İlk devreyi izlediğim mekan gereğinden fazla kalabalıktı. Ne maç izleniyordu ne de nefes alınıyordu. Hatta saatlerdir orada oturan Brezilyalılardan biri kalabalıktan dolayı ayakta ve önlerinde duran adama çekilmesini, sonradan gelip oturanlara saygısızlık yaptığını söylemesine karşın çekilmeyince masadan kalkıp adamın önünde durdu. Devrede sokak tribününe geçtim.

İTALYA’DAN DAHA İTALYA

Uruguay’ın savunmaya kapanacağı daha ilk devrede belliydi. Godin ve Gimenez en iyi kafaya çıkan iki stoperdi turnuvadaki. Yıllardır birlikte oynamaları da avantajlarıydı. Fakat Portekizli Pepe de onlardan az değildi. İkinci devrenin başında ortaya çıktı ve Muslera, turnuvadaki ilk golünü Pepe’den yedi. İki Süper Lig oyuncusunu izledik böylece. Dakikalar Uruguay bu golden sonra bir silkelendi. Bir kez daha hücuma organize olarak çıktı ve Cavani inanılmaz bir gol daha attı. Verimli futbol oynuyordu Uruguay. Portekiz ise bastırıyordu fakat sonuç almakta zorlanıyordu. Maçı izleyenlerin yüzlerinden çoğu insanın Ronaldo ve Portekiz’ci olduğu belliydi ancak, Ciao Messi’ye Ciao Ronaldo uyarlaması yapan Rusların sayısı az olsa da sesi yükseliyordu. Aynı ekip Uruguay diye de tezahüratlarına devam ediyordu.

Doksan dakika tamamlandığında Uruguay kazanan taraf olmuştu. Turnuvada İtalya yoktu ama, İtalya’dan daha İtalya olan ve belki de olmaktan başka fazla çaresi de olmayan Güney Amerika’nın İtalya’sı Uruguay son 8’de Fransa’nın rakibi oluyordu. Maç sonunda, “Cavani 2 gol atar” diyen Brian’ı buldum ve tebrik ettim.

*Güle Güle Messi, Güle Güle Ronaldo!

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/01/ciao-messi-ciao-ronaldo

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

‘Rusya! Tüm votkanızı içmeye geldik’

İngilizler yenilse de mutluydu. Onlara göre final yolu açıktı. Turnuvada mümkün olduğunca uzun süre kalıp Rusya’daki tüm votkaları içmeye kafayı takmışlardı. Japonya, Kolombiya’ya duacıydı. Senegal’e yazık oldu. Acaba Arjantin sevdalısı iki Venezuelalı biletlerini satabildi mi?

Yine, bir gecikme macerasıyla karşınızdayım. Bu sefer trafikten dolayı taksi bulamama sorunu yaşadım. Bulduklarım ise ucuz değildi. Normalde 200-250 ruble arasına gidilen mesafe için taksilere çok rağbet olduğundan 350 rubleden aşağısına gitmiyordu taksiler. Aplikasyon böyle diyordu. Otobüse atladım hemen. O da yanlış otobüstü. Tahmin ediyordum böyle olacağını ana yoldan uzaklaşır uzaklaşmaz indim geri yürüdüm. Eh belli bir mesafe kat ettiğim için taksi biraz daha ucuza gelir sanıyordum ama olmadı. Yapacak bir şey yok. Maçın ikinci yarısını izleyeyim bari alanda diyerek atladım taksiye. Telefondan açtım maçı izlemeye başladım. Şoför Türkiye’den geldiğimi öğrendikten sonra birkaç kere İngilizce olarak, “Tanıştığıma memnun oldum” dedi. İnerken 350 rublelik yola “Bozuk yok abi, hakkını helal et” ayağı çekerek bin ruble üstü olarak 500 ruble verdi. Rusya’da bile aynı muameleye denk gelmek can sıkıcıydı. Yol kenarındaki bankayı gördüm ve bozuk para çektim. Çantamın diplerindeki rubleleri toplayınca tam hesabı, 357 ruble’yi verdim camdan ve gittim yoluma. Ben kendisiyle tanıştığıma hiç memnun olmamıştım.

ARJANTİN’İN YOLU BİZİM YOLUMUZDUR

Sonra taraftar alanına giden uzun bir yolu yürümek zorunda kalarak maçın ilk dakikalarına telefonumdan göz atmaya devam ederken yanımda iki sırt çantalı gördüm. Önlerinde, biletlerini sattıklarını okudum. Sattıkları biletler, Hırvatistan-Danimarka maçıyla İspanya-Rusya ile Hırvatistan-Danimarka maçının galibi maç biletleriydi. Neden bu maçlara bilet aldıklarını sordum. Venezuelalılardı ama Arjantin’in grup maçlarına bilet bulamadıkları için grup maçı sonrası, grubu nasıl bitireceğine bakmadan, D1 ve D2 takımlarının final yolundaki son 16 ve son 8 maçlarına bilet almışlardı. Yani Fransa-Arjantin maçlarına biletleri de vardı. Aynı fiyata satmaya niyetliydiler. Paralarını çıkarmak onlar için kâfiydi.

Maçları izlemek için taraftar alanına girdiğimde güneşin yakıcılığından herkes bulduğu ilk gölge alana oturmuş ana ekrandan Kolombiya – Senegal maçını seyrediyordu. Aynı Almanya maçında olduğu gibi, Japonya – Polonya maçı arkadaki kuytu köşedeki ekrandaydı. Bu sefer büyük ekran küçük ekran farkının taraftar yoğunluğuna göre belirlendiğine kesin kanaat getirmiştim.

Kolombiyalılar gerginliklerini coşkulu tezahüratlarına yansıtıyordu ilk yarı boyunca. Fakat skorun gelmemesi üstüne bir de James Rodriguez’in sakatlanması işleri yokuşa sürüyordu. Şansları zora giriyordu. Taraftar alanında konuştuklarım Quientero’dan ve Falcao’dan bir şeyler bekliyorlardı takımı sırtlamaları adına. ‘El Tigre Falcao’ tezahüratı da bu yüzden dillerinden düşmüyordu. Biraz da Japonya maçına bakmak için arka ekrana geçtim.

TÜM JAPONYA BİR GÜNLÜĞÜNE KOLOMBİYALI OLDU

Dün Almanya formalıların doldurduğu alanı Japonya formalılar doldurmuştu şimdi de. Hasebe’ler, Kagawa’lar, Honda’lar formaların sırtlarındaydı. Bir kenarda muhtemelen bir baba çocuklarını önüne dizmiş tribün yapıyordu: “Nippon, Nippon!” Japonca’da Japonya, Nippon demek. Ya da Japonca’da Nippon Japonya demek. Hepsinin kafasında Japonya bayrağı temsili bir adet bant bağlanmıştı tabii. Polonya’nın öne geçmiş olması Japonya için kötü haberdi. Gerginlerdi maç sırasında. Arka taraftan “Gol” sesini duyar duymaz Japonları kaderlerine terk ettim. Şimdi böyle deyince kendimi kötü hissettim ama Kolombiya’nın golünü ve birkaç mutlu Kolombiyalı görmek istiyordum. Yerry Mina, stoper’den çıkarak golünü atmıştı maçın bitimine 15 dakika kala. Kolombiyalıların gerginliğini almıştı bu gol. Ama Japonya’yı ateşe atmışlardı. Senegal’in bir gol atması gol averajıyla Japonya’yı evine yollayacaktı. Ne Senegal’den gol geldi ne de Japonya’dan. Maçlar 1-0 tamamlandı ve dün Meksikalıların Güney Kore’ye yaptıklarını Japonlar bugün Kolombiya’ya yapıyordu. Gördüğüm her Japon, karşılaştığı Kolombiyalı’ya teşekkürlerini iletmek için “Vamos Colombia”, “Haydi Kolombiya” diyerek geçiyordu önlerinden. Klasik Japon selamını da veriyorlardı önlerinde eğilerek. Olan Senegal’e oldu. Elenmeleriyle birlikte Dünya Kupası’nda Afrika takımı kalmadı! Eski kıtanın futbol ülkelerinin şapkalarını önlerine koyup iyice düşünmesi gerekecek bu kupadan sonra.

BİZİM EKİP BENİ YOLUMDAN ETTİ

Akşam mesaisini aslında başka bir yerde, COPA 90 evinde yapmaya niyetliydim, fakat tam çıkışa doğru yürürken ‘benim ekibi’ gördüm. Tam takım oradalardı. İsimlerini bildiğimi söylersem yalan olur ama İspanya – Fas maçı gecesi Arbat’ta tanıştığım, ertesi gün taraftar alanında karşılaştığım İngiliz çocuklar, İngiltere maçı öncesi alanda son yemeklerini yiyordu. İçkiler son içkileri değildi. Maçı en önde izlemek için sözleştik. Daha ucuz ve daha doyurucu bir akşam yemeği için git gel mesafesi 50 dakikayı bulan dönerciye kadar yürüdüm.

Dönerken yolda Uruguaylılarla karşılaştım. Penarol formalı arkadaş, kendi takımının dünyanın en iyisi olduğunu iddia ediyordu. Tüm Güney Amerikalılar böyle derdi. Bir zamanlar kazanılan başarılarla bugün yaşamaya devam etmeyi tanımlayacak tek bir kelime olmalı sanırım. Daha sonra Portekiz karşısındaki şanslarını sorduğumda “Zor ama onlarda sadece Ronaldo var. Bizde Suarez, Cavani, Muslera, Godin, Gimenez….” Aynısını bir Portekizli de, Ronaldo’nun yanına Quaresma, Andre Silva, Moutinho, Pepe, Manuel Fernandes ekleyerek yapabilirdi. Şahsen Tabarez’in iyi bir savunma takımı oluşturmasından yola çıkarak Uruguay’ın avantajlı olduğu kanısındayım.

TARAFTARA GÖRE İNGİLTERE’NİN YOLU AÇIK

Tekrar içeri girdiğimde bizim İngilizleri buldum. Tek birinin ismini biliyordum: Ollie George. Fakat onlar beni görünce artık tanıştığımız için aralarına hemen karıştım. Maçtan çok onları izlediğimi söylemem lazım. Çünkü maç bir yandan kimsenin kazanmak istemediği, bu yüzden de teknik direktörlerin sahaya sürdüğü toplam 22 kişinin sadece 4’ünün ilk 11 oyuncusu olduğu oyunculardan oluşuyordu. Kazanan, Japonya ile eşleşecekti. Kaybeden Kolombiya ile. İngilizler, kaybetmek istiyordu. Kaybederlerse Kolombiya ile eşleşeceklerdi ancak, İsveç-İsviçre, Hırvatistan-Danimarka, İspanya-Rusya yoluna düşeceklerdi. Kolombiya’yı geçerlerse, İsveç-İsviçre galibiyle son 8 oynayacaklardı. Eh orayı da geçerlerse son 4 demekti bu. Oradan sonrası ne olursa olsun İngiltere için keyif demekti. İngiltere en son 1990’da son 4 oynamıştı Dünya Kupası’nda. Profili en düşük takımlarıyla buraya gelebilmeleri onlar için başarıydı.

MERHABA İNGİLTERE, GÖRÜŞÜRÜZ ALMANYA!

İngiliz taraftarlar maç boyunca susmadılar. Ellerinde ve dillerinde ne kadar İngiltere tezahüratı varsa söylediler. Bir mekana girdiğinizde çalan müzikler bellidir ya hani ve gece boyu en az 2-3 kez duyarsınız hepsini. Aynı böyle bir durumdu bu da. Bir ara, “Sizin durma tuşunuz yok mu?” dedim, “Olmasının ne anlamı var ki?” dediler. Dünya Kupası’nda aralarında bulunduğum en coşkulu ve hiç susmadan maç izleyen ekipleydim. Sayelerinde tezahürat kültürüme bir şeyler ekleyebildim. Arada da ellerindeki tüm biraları üstüme yedim. Biri sağ omzumdan diğeri tüm kafamdan aşağı döküldü. İngiltere gol yedikten sonra daha da coştular. Gala’nın Freed from Desire, şarkısına da söz yazmışlardı. İngilizler kafayı Almanya’ya da takmıştı tabii: “İngiltere merhaba merhaba, Almanya görüşürüz” tezahüratı türemişti hemen Almanlar için. En hoş olanı ise Ruslara seslenerek, “Tüm Votkanızı içmeye geldik” tezahüratlarıydı. Sayısız tezahürata karşın maç sonunu neden “Yaya Toure” ve “Kolo Toure” tezahüratlarıyla bitirdiklerine anlam veremedim. Ama o kadar alkolden sonra anlam verilecek bir şey de yoktu sanırım.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/06/29/rusya-tum-votkanizi-icmeye-geldik

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Son şampiyon öldü(!) Gerçek şampiyon dönüyor!

Çarşamba günü oynanan maçlar çok şeye gebeydi. İki maçı da taraftar alanında izlemek en mantıklısıydı. Çünkü hem Meksikalılar hem Brezilyalılar Moskova’daydı. Keyifsiz geçmesi imkan dışıydı. Almanya için tarihi bir güne tanıklık edeceğimiz kesindi ya tur atlayacaklardı ya da eleneceklerdi…

Maçları izlemek üzere Moskova’daki resmi taraftar alanına bu sefer faklı bir kapıdan giriş yaptım. O kadar büyük ki gerçekten her seferinde başka bir girişi kullanmıştım farkında olmadan. Giriş yaptığım yere doğru bakan tek ekran vardı ve o ekranın etrafında Almanlar ve Almanya taraftarları toplanmıştı. Farkında olmadan aradığım yeri şıp diye bulmuştum. Milli marşlar okunurken oradaydım. Ve bazı taraftarlar da ellerini göğsüne koyup milli marşlarını söyleyerek maça başlamışlardı. Yüzleri boyalı ve formalıydılar. Maça bir hayli motive olmuşlardı. Güney Kore’yi yeneceklerini düşünüyordu konuştuklarımın bir çoğu.

ANA SAHNE MEKSİKA VE İSVEÇ’İN

Almanya maça baskılı başlamıştı. Devre boyunca da baskısını bozmadı. Ancak sonuç almakta zorlanıyordu. Müller’i kesmişti Löw, Mesut ve Goretzka oyundaydı. Fakat Reus, Werner, Kroos çözüm üretememişti gol bulmak için. Khedira neden ilk 11’deydi, kimse anlayamadığı gibi ben de anlayamamıştım. Devre biterken taraftar alanının diğer taraflarına bakınmaya karar verdim. Meğerse Meksika – İsveç maçı ana sahnenin yanındaki ekranlardan veriliyormuş. İkinci maçlar sonunda grup birincisi ve ikincisinin maçını ana sahneden vermek mantıklıydı. Meksikalı taraftarların şehirdeki yoğunluğu da böyle bir tercih yaptırmıştı muhtemelen. İki karşılaşmanın da aynı anda yayınlandığını böyle anlamıştım. Öyle son şampiyon deyip ana ekrana almamışlardı Almanya maçını. Maçın gösterildiği alan arkada kuytu bir yerdeydi, neyse ki gölgeydi burası.

Almanya, kendi futbol tarihinin en kritik maçlarından biri için sahadaydı ancak ilk 45 dakikasını 0-0 tamamlamıştı. Nasıl olursa olsun, mutlak galibiyet gerekliydi. Meksika – İsveç maçında da gol yoktu henüz. Maçlar böyle biterse eleneceklerdi. Son 45 dakika öncesi çok sayıda kombinasyon girmişti işin içine. Fakat sahadaki gole yönelik kombinasyonlar çok fazla değildi. Almanya daha önce kendi işini en son ne zaman bu kadar karmaşıklaştırmıştı? Taraftarların gerginliği artıyordu. İlk yarı cılız bir kaç “Deutschland” tezahüratı duyulmuştu o kadar.

GOLLER GELDİKÇE GERGİNLİK ARTTI

Almanya’nın ne yapıp edip gol bulması gerekiyordu fakat gol haberi Ural Dağları’nın eteklerindeki Yekaterinburg’tan İsveç’ten geldi. İkinci devrenin henüz başında Augustinsson takımını 1-0 öne geçirmişti. İşler karmaşıklaşıyordu, taraftarların gerginliği ve kendi aralarındaki mırıldanmalar artıyordu. İsveç’in farkla kazanması demek Almanya’nın Güney Kore’yi en az iki farkla yenmesi gerek demekti. Gerginlik artıyordu, hem sahadaki hem de alandaki.

Maçı sadece Almanlarla izlemiyordum. Brezilyalılar da yanı başımdaydı. Onlar bir sonraki turda mümkünse Almanya çıksın istiyorlardı. “Kesinlikle bir önceki turnuvanın rövanşını almak için değil! Ruhsal bir arınma için!” demişti evvelsi gün de karşılaştığım Guilherme. Çok geçmedi İsveç bir gol daha attı ve skoru 2-0 yaptı. Almanya için iş artık çok daha zora girmişti. Tek gol yetmiyordu da tek bir gol bile atacak izlenimi de vermiyorlardı. Son yarım saatte yine bir kaç cılız “Deutschland” sesi duyduk.

Löw bir şey deniyordu galiba. Ama ne denediyse çare olmuyordu. İsveç de diğer maçta ne deniyorsa sonuç alıyordu, skor çoktan 3-0 olmuştu. Uzatma dakikaları için dördüncü hakem altı sayısını gösterdiğinde, önümdeki Güney Koreli şaşkınlığını gizleyemiyordu. “Her şey Almanya’nın kazanması için galiba” diyen taraf ise bendim. Bu dakikada da Almanya taraftarlarının sesleri yine yükselmeye başlamıştı ancak Güney Kore gerçekleştirdiği sayısız kontra atak sonrası kazandığı köşe vuruşundan sonra oluşan karambolü gole çevirdi. Önce tüm Güney Kore sevindi. Sonra durdu. Hakem video asistan hakeme danıştı. Gol geçerliydi. Pozisyon temizdi. Almanya 90+3’te 1-0 geriye düşüyordu. Maçı aynı alanda izlediğim Almanya taraftarları bu golden sonra alanı terk etmeye başlamışlardı.

NEUER ÇARESİZLİĞİ

Son saniyelerde Neuer, aynı ilk maçtaki çaresizliği gibi ileri gol aramaya çıkmıştı. Fakat o top da dönüp dolaşıp Almanya’nın boş kalesine girdi. Kim Young-gwon ve Son Heung-min Güney Kore’de kahraman ilan edilirken, Almanya Milli Takımı’nda bu rezaletin sorumlularının hepsinin adı ülke futbol tarihlerinin kara kaplı defterine yazılıyordu. Son şampiyon Almanya, turnuvaya ilk turda veda ediyordu. Son şampiyon takımın, turnuvaya ilk turda veda ettiği daha önce görülmüştü ama Almanya’nın bir Dünya Kupası’nda ilk turda elendiği görülmemişti. Meksika, 3-0 yenilmesine karşın İsveç ile turu geçmişti. Taraftar alanında Meksikalıların buldukları Güney Korelileri havaya atıp tutarak sevinmesinin gerekçesiydi buydu.

Günün akşam mesaisi öncesinde taraftar alanında bulunmayan dönerciye gitmek için alandan dışarı çıktım. Aynı kaldırımda bulunduğum herkes benim ters yönümde alana doğru yürüyordu ve bu adeta bir Brezilyalı akınıydı. Akşam karnaval olacağı kesin gibiydi. Tacik kardeşimden dönerimi aldım ve geri dönüşe başladım.

KIM JONG-UN DA MOSKOVA’DA

Sıkıntı olmadan bir kez daha içeri girebildim. Guilherme’yi ararken dört Türkle karşılaştım. Tevfik ve Ahmet fotoğraf karesindeki iki arkadaş. İş arkadaşlarıyla Rusya’daki fuar için buradalarmış, gün bitince Brezilya maçının keyfini çıkarmak için doğru yerdelerdi. Hemen arkalarında sponsorlardan birinin kurduğu özel ve yüksekte kalan alanda Kuzey Kore lideri Kim Jong-un vardı! Ya da ona çok benzeyen biri! Bu aralar birleşme girişimleri olan Güney Kore’nin Almanya karşısında kazanmasında etkisi olmuş mudur?!

Aramayı bırakıp boş bir alan bulup oturuyorum. Oturmamla beraber golün gelmesi bir oluyor. Coutinho’nun nefis pasını Paulinho çok güzel bir dokunuşla tamamlıyordu. Aklıma Inter Milan’da oynarken Seedorf’un pasıyla Hakan Şükür’ün attığı gol geldi. İlk yarıyı 1-0 önde bitiren Brezilyalıların en azından Almanya’nın başına gelenlerin kendi başlarına gelmeyeceğine olan inancı artmıştı. Endişe azalmıştı bu golle.

ALMANYA İÇİN BİR DAKİKALIK SAYGI DURUŞU

Sambacılar ikinci golü bulana kadar Sırbistan’ın zaman zaman yüreklerini ağızlarına getirdiği pozisyonlar da oldu. Ancak Allison Becker, kalede, maç itibariyle kulübede oturan antrenörüne dönüyor, Taffarelleşiyordu. Brezilya kazanılan bir köşe vuruşunda Thiago Silva ile skoru 2-0 yapınca maçı birlikte izlediğim Brezilya taraftarlarına müthiş bir rahatlama gelmişti. Bu dakikadan sonra her pasta oley çekmeye başladılar. Maç bitene kadar da dillerinden düşmeyen tezahüratların başında, ‘Campeon Voltou’ , “Şampiyon geri dönüyor” vardı.

Maç 2-0 tamamlanmış, Brezilya gruptan birinci çıkmayı başarmıştı, çünkü o esnada Nizhny Novgorod’da İsviçre ve Kosta Rika topların direklerden döndüğü, Kosta Rika kaptanı Bryan Ruiz’in son dakikada kullandığı penaltı vuruşunun önce üst direk sonra İsviçreli kaleci Yann Sommer’in sırtına çarpıp kale çizgisinden içeri geçerek gol olduğu enteresan bir maç yaşanmış ve maç 2-2 sonlanmıştı.

Brezilyalılar geceyi festivale çevirirken herkes de fotoğraf çektirme yarışındaydı eğlenen Sambacılarla. Üç şarkı geceye damgasını vuruyordu.

1- Campeon Voltou / Şampiyon geri dönüyor

2- Um minuto de silêncio A Alemanha está morta / Rahnetli Almanya için bir dakikalık saygı duruşu

3- Angel Di Maria y Mascherano Ciao Messi Ciao Messi Ciao Messi Ciao Ciao Ciao / Sanırım bunu çevirmeme gerek yok…

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/06/28/son-sampiyon-oldu-yasasin-yeni-sampiyon

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

‘Bir fotoğraf Mesut’un performansını etkilemez’

Almanya Milli Takımı, F Grubu’nda Güney Kore ile oldukça kritik bir maça çıkacak. İlk iki maç boyunca pek de sağlam bir performans sergilemeyen Almanya’da eleştirilerin hedefinde Mesut Özil var. Taraftarlar Mesut’un performansı hakkında ne düşünüyor? Ve acaba Almanya Güney Kore karşısında son finalist Arjantin gibi elenmenin eşiğinden dönebilecek mi?

DUVAR – Almanya, son şampiyon olarak geldiği Rusya’daki Dünya Kupası’na bir hayli kötü başladı. Gerçi Meksika gibi dişli bir takıma karşı yenilmek fazla şaşırtıcı olmamalıydı. Ancak son dakikalarda Manuel Neuer’in gol aramak için ileri çıkma çaresizliği, Almanya’nın içinde bulunduğu durumu anlatmaya yeter sanırım. İsveç karşısında da zorlanmaları kadar doğal bir şey olmamalı. İtalya’yı savunma yaparak elemiş olmaları güçlerinin göstergesi. Şaşırtan şey ise Almanya’nın kale önünde tehlike üretemiyor oluşuydu. Çok zor gol bulmaları bir problemdi.

Almanya gruplardaki son maçlar öncesi elenme tehlikesiyle karşı karşıya. Grupta 3 puandalar. Güney Kore’nin bile gruptan çıkma şansının olduğunu düşünürsek aslında şansları o kadar da kolay olmayacak Güney Kore’ye karşı. Eğer G.Kore, bir mucize olur Almanya’yı 2-0 yenerse, Meksika’nın da İsveç’i 1-0 yenmesi, Güney Kore’nin bir sonraki tura çıkmasına yetiyor. Meksika’nın galibiyetle 90 dakikayı sonuçlandırması halinde Almanya’nın bir puan alması sonraki tur için yeterli olur. İsveç’in 2-0 kazanması durumunda, eğer Almanya da kazanırsa Meksika ve Güney Kore’nin turnuvaya veda edeceği bir olasılık da mevcut. Daha fazlasını yazmayacağım bile. Benim bile hesap yaparken aklım karıştı.

MESUT’UN PERFORMANSI PROTESTOLARDAN ETKİLENDİ Mİ?

Almanya’da en çok tartışılan konulardan biri Mesut Özil’in ilk maçtaki performansı ve ikinci maçta sahada bile olmayışıydı. Aynı maçta Sebastian Rudy sakatlanmasa belki İlkay da sahada olmayabilirdi. Fakat Almanya televizyonlarında yorumculuk yapan Lothar Matthaus, Stefan Effenberg, Mario Basler gibi eski futbolcular, Meksika maçının sorumlusu olarak Mesut’u hedef göstermişlerdi. Mesut’un performansı hakkında maçları yerinde takip eden Almanlar neler düşünüyordu?

Görüşlerine başvurmak için inecekleri yere kadar takip ettiğim ve gittikleri yerdeki dükkandan aldıkları biralarını benimle paylaşan Almanya Milli Takımı’nın özel taraftarlarıyla bu konuyu masaya yatırdık. Dört kafadarı özel yapan şey Almanya Futbol Federasyonu’nun 2003 yılında kurduğu taraftar kulübünün üyesi olarak ve tam 15 yıldır milli takımın maçlarını en yakından, yerinden takip ediyor olmaları.

Bu dört taraftarın yaş ortalaması 55, en gençleri ise Dirk Schuhneckt. Diğerleri kayıt dışı sohbete varlar ama Dirk, ortak yanımızın 1. FC Köln olmasının ortaya çıkmasıyla çekinmeden konuşuyor. En baştan İlkay ve Mesut’a yapılan protestoları soruyorum. Biliyorsunuz, İlkay ve Mesut, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile verdikleri pozdan bu yana eleştirinin odak noktasındalar ve bunun performanslarına yansıyıp yansımadığı tartışılıyor. Dirk hepsine tek tek cevap veriyor. Ona göre esas kötü olan milli takımın performansı.

“Bence maçtaki sınırlar içinde bir protestoydu. Böyle olmamasını dilerdim. Kişisel olarak ben de harika karşılamıyorum Erdoğan ile vermiş oldukları pozu . Ama Erdoğan ile verdiği pozun performansına yansıyıp yansımadığını söylemek çok zor. Mesut Özil çok iyi bir futbolcu. İyi günleri, kötü günleri oldu. Ama kötü performans göstermesinin fotoğrafla bir alakası yok bence. Çünkü Almanya Milli Takımı da tamamen kötü performans gösterdi.”

Onlar konuşurken Volgograd’da tanışıp konuştuğum Alexander Dittmar’ın aynı konudaki görüşleri aklıma geliyor: Gereksiz uzamış bir tartışma bu, her insan ne istiyorsa onu yapabilir, herkes özgürdür, futbol futboldur, politik ise politik.

MİLLİ TAKIM UYANMALI

Dirk ile konuşmaya devam ediyoruz. İsveç maçının tüm dramını, inişleri ve çıkışları stadyumda yaşamış biri olarak İsveç maçında yaşananları, maç hakkındaki fikirlerini soruyorum: “Son dakika şansıyla kazandık. Şanslıydık. Serbest vuruş gol olmasaydı turnuvanın dışında kalacaktık. Uzatmalarda geldi gol ama dediğim gibi buna rağmen hak ettik. Unutmamak gerekir ki 10 kişiyle oynadık. Geri düştük. Geri döndük 1-1 yaptık. Gözlerimle şahidim ki bu maçı kazanmayı hak ettik” diyor.

Genel olarak takımın performansını nasıl bulduğunu merak ediyorum. Son maç öncesi takımın ne yapması gerektiğini konuşuyorum. İkimizin de ortak fikri, her maçta son dakikada Toni Kroos gibi bir kurtarıcı beklemenin doğru olmadığı. Peki ne yapmalı Almanya takımı? “Takım artık uyanmalı İsveç karşısındaki olduğu gibi. Son maçta çok enerji harcamak lazım. Şampiyon olmak için ise her maçta İsveç maçının ikinci yarısındaki gibi oynamalıyız.” diyor Dirk.

Herhangi bir sonuçta Joachim Löw’ün geleceğini tartışmak için ise henüz erken olduğunu düşünüyorlar. Almanya’nın 1974’te de kötü bir Dünya Kupası geçirdiğini ancak sonunda ise şampiyon olduğunu hatırlatıyorlar. Hırvatistan’ın Nijerya’yı yendiği gece karşılaştığım bir başka Alman taraftar da ilk maçlar öncesi bana şöyle demişti: “Turnuvaya çok kötü bir başlangıç yapacağız. 0-0 biterse iyidir. Ama sonradan açılırız ve kupayı alırız.” 15 Temmuz’da Moskova’da oynanacak finalde bakalım Almanya yer alabilecek mi? Ama bu yoldaki aşmaları gereken ilk engel Güney Kore.

https://www.gazeteduvar.com.tr/spor/2018/06/27/bir-fotograf-mesutun-performansini-etkilemez

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Rusya’nın rakibine VAR karar verdi

A Grubu’nda ev sahibi ekip Dünya Kupası’nın gerçek yüzüyle Uruguay’la karşılaştı ve ilk turu grupta ikinci sırada tamamladı. Bir yandan da bu onlar için avantaj olacak, çünkü Luzhniki’de, Moskova’da oynayacaklar. Ancak video asistan hakemlerin (VAR) son dakikalarda verdiği karara göre İspanya ile karşılaşacaklar.

Maç saati yaklaştıkça dünkü havaya nazire yaparcasına güneş açmaya başlamıştı. Sanki Moskova’daki herkes sokağa çıksın, taraftar alanına gitsin de maçı orada izlesin dercesine güzeldi. Tüm Moskova dışarıdaydı. Maçı taraftar alanında izlemek için dışarı çıkanlardandım ve ucu ucuna yakalayıp izleyebilecektim.

Taraftar alanına giriş için iki tane metro istasyonu çıkışı kullanılabiliyor. Bu sefer Üniversite metro durağından değil de diğer duraktan, Vorobyovy Gory’dan gitmek istedim. Orman içinden yürüyerek geçmek  daha eğlenceli olabilirdi. Ancak tam taraftar alanına yaklaştığımızda her yer kapanmıştı. Jandarma ile eşit diyebileceğimiz güvenlik görevlileri yola set çektiği gibi bir de demir parmaklıklar koymuşlardı. Gönüllüler anons yapıyordu: “Taraftar alanı doluluktan dolayı kapanmıştır!“ Nasıl yani 25 bin kişilik alan, ki bence daha büyüktü, tıka basa dolmuş muydu? Ülkede resmi tatil ilan edilmemişti, konuştuğum Rus arkadaşlarımın birçoğu işleri nedeniyle maçı taraftar alanında izleyemeyeceklerini söylemişti. Açılış maçı bu kadar dolu değilken nasıl oluyordu da bu maç bu kadar dolu oluyordu. Bence bir bit yeniği vardı bu işte. (Eve geldiğimde taraftar alanındaki arkadaşlarımla konuşunca, hiç de öyle bir durum olmadığını öğrendim. Sosyal medyada paylaşılan fotoğraflar da bunun kanıtı olmuştu. Kızgındım!) Her neyse… Maç başlamıştı bir yer bulmam lazımdı.

KAZIK YİYECEK GÖZ VAR MI BİZDE?

Meydana gitmek ve gitmemek arasındaki kararsızlığım nedeniyle aplikasyondan arka arkaya üç kere çağırdığım taksileri iptal ettiğim için bir saatlik ceza almıştım bir de. Kararsızlığımın nedeni diğer girişi deneyip denememe fikriydi. Onun yerine yakında bulunan eğlence merkezinde de maç gösteriliyordu oraya mı gitsem diye de aklımdan geçirdim. Fakat girişe 1000 ruble, 75 TL, demişlerdi. Gerek yoktu. Yoldan başka bir taksi çevirdim. Normalde aplikasyona göre 250-300 rubleye gidilen yere 500 ruble fiyat çekti şoför. İndim. Herkes yolunu bulmaya çalışıyor da ayaküstü kazıklanmaya gerek yok. Üzgünüm ama alt tarafı Rusya maçı. Uruguay zaten çoktan maçı 2-0 yapmış, bir de Rusya 10 kişi kalmıştı. Yani maç çoktan bitmiş, atı alan grup birinciliğine geçmişti. Tabii ki bunları yine elimdeki cep telefonundan izlemek zorunda kaldım, benimle birlikte yürüyen yüzlerce taraftar gibi. Kalan yarım saati Kızıl Meydan ve civarlarında izleyeyim diye düşünerek metroya gittim.

ALMANLAR SON DURAKTA İNDİ DİYE…

Birkaç Alman kestiriyordum gözüme bu arada. Merak ediyordum Kroos’un golünü nasıl karşıladıklarını ve son maç hakkında, İlkay ve Mesut hakkında ne düşündüklerini… Buldum. Peşlerine takıldım. Çok fazla durak gitmezler diye düşünmüştüm. Gri hatta binmiştik trene, Borovitskaya’dan. Maçın son yarım saati oynanıyordu ve maçı metrodan izlemek mümkündü. İnternet kullanımının da bedava olduğu metrolara yerleştirilen ekranlardan maç saatinde maçlar da yayınlanıyordu. Bir gözüm Almanlarda bir gözüm de maçtaydı. Almanların inmeye niyeti yok gibiydi, Uruguay’ın da gol atmaya. Rusya’dan ümitleri çoktan kesmiştim bile. Almanların erken ineceğinden de. Maçı kaçırmıyor olmak tek tesellimdi. Ve maç sırasında insanların nerede ne yaptığını, maçları nasıl takip ettiklerini gözlemleme arzum da o an orada olduğuma dair içimi rahatlatan nedenlerdendi.

Trendeki insan sayısı yavaş yavaş azalıyordu. Sekiz durak gitmiştik. Maçın bitmesine dakikalar kalmıştı. Cavani gol atmamakta inat ediyordu. Almanların son durağa kadar gideceğine dair içimde büyüyen şüphe birinin diğerlerine dönüp eliyle kalan durakları saymasıyla karşılığını buldu. Bir anda kendimi gri hattın en sonunda şehrin kuzeyinde buldum. Almanları takibimi sürdürdüm. Sonunda tanışıp bir saate yakın muhabbet ettik. Uzun yıllardır Almanya Futbol Federasyonu’nun taraftar kulübü üyesi olan bu dört ‘genç’ adam sayesinde çok güzel ve özel bir bira dükkanı da tanımış oldum. Israrlı takibim ve bir saat süren sohbetim karşılığında bana biralarından teklif etmeleriyle de çabalarım meyvelerini fazlasıyla vermişti. Kendileriyle yaptığım röportajı yarına bırakıyorum.

HAYAL KIRIKLIĞININ ADI MISIR

Mısır ise Suudi Arabistan karşısındaydı aynı saatlerde. Sonuçtan ziyade Mısır’ın kalecisi Essam El Hadary’nin tarihe geçişi maçı farklı kılıyordu. Henüz bir önceki Dünya Kupası’nda yakından tanıdığımız, Kolombiyalı kaleci Ali Faryd Mondragon’un, Dünya Kupası’nda forma giyen en yaşlı futbolcu rekorunu ele geçiriyordu bu maçta 45 yaşındaki El Hadary. Üstüne üstlük bir de penaltı kurtarmıştı takımı adına. Ancak karşılaşmada video asistan hakem (VAR) ile verilen ikinci penaltıda yapabileceği bir şey yoktu. Mohamed Salah takımını ilk yarının ortasında öne geçirmişti ancak son dakikada rakibin attığı penaltı golüne engel olunamadı. Suudi Arabistan aynı şekilde ikinci yarının da son dakikasında attığı golle üç puanla Dünya Kupası’nı kapattı. Mısır ise herkese hayal kırıklığı yaratarak Rusya’ya veda etti. Mohamed Salah’ın Çerkez lideri ile zoraki olarak verdiği poz sonrası siyasi bir karakter olarak kullanılmasından rahatsız olması nedeniyle milli takımı bırakıp bırakmayacağını ise zaman gösterecek.

B GRUBU’NDAKİ HEYECANA YOLCULUK

Günün son maçını izlemek için Almanlardan izin istedim ve kendimi metroya attım. Bu sefer Kızıl Meydan’a değil Arbat’a gittim. Dakikalar kala, İspanya maçını izleyebileceğim yer arıyordum ve daha önceden maçları izlemeyi planladığım mekanlardan birine gittiğimde İspanya maçını veriyor olmaları güzel bir tesadüftü. İran taraftarlarının şehirde görünür olmalarından dolayı birçok yer Portekiz – İran maçını veriyordu. İzlediğim yer küçük bir pub’tı. Bara oturdum. Atıştırmalık ve kendi ürettikleri biralardan söyledim. Üzerimdeki İspanya hırkam zaten kimi tuttuğumu belli ediyordu etrafa. İspanyol sanılıyordum yine. Fark etmez. İspanya’nın ilk dakikalarda ipler ellerindeydi. Ancak fazla sohbet hır çıkarır misali, fazla pas yapma hevesi yüzünden bir anda Ramos ve Iniesta arasındaki pas bağlantısı kurulamadı ve araya giren Khalid Boutaib, Yeni Malatyaspor’dan tanıdığımız golcü, De Gea’nın arkasındaki kaleye topu gönderiverdi. Fakat Iniseta bu, hemen sazı tekrar eline aldı ve skoru 1-1’e getirdi. Isco, Iniesta’dan aldığı pası çok iyi değerlendirmişti.

Portekiz mücadelesinde ise ilk devre sona ererken Quaresma’nın ayağının tersinden gelen şık gol İspanyolları soyunma odasına düşünceli bir şekilde gönderdi. Karşılaşma böyle sonlanırsa rakipleri Uruguay olacaktı. Gözüm İspanya maçındaydı ama aklım Portekiz maçında. Sosyal medya karışmıştı. İkinci yarılar başladığında Portekiz video asistan hakem uygulamasıyla bir penaltı kazanmıştı ama topun başına geçen Cristiano Ronaldo beklenmedik bir şekilde penaltıdan yararlanamamıştı. İran’ın genç kalecisi Ali Rıza Beiranvand harika bir kurtarış yapmış. İspanya ise Fas karşısında baskılarını arttırıyordu, Fas’a adeta topu göstermiyordu. Ancak gol gelmiyordu bir türlü. İlk yarıdan bu yana çok sert ve yorucu bir maç oynanıyordu. Son 10 dakikaya girilirken Youssef En-Nesyri, Ramos’un üzerinden nefis yükselerek yaptığı kafa vuruşuyla Fas’ı ilk üç puanına yaklaştırıyordu. Skor 2-1 olmuştu ve İspanya yine ikinciliğe düşmüştü bu dakikalarda grupta.

SON DAKİKADA HER ŞEY DEĞİŞTİ

Artık uzatma dakikalarına girilmişti iki maçta da. Evet iki takım da sonraki turu garantilemişti de, kim isterdi ki bir sonraki turda dişli savunması olan bir Uruguay’ı, Rusya’yla karşılaşmak varken. Turnuvanın en dramatik dakikaları yaşanıyordu. Benim gözlerim İspanya maçındaydı. ‘Boğalar’ kazanılan köşe vuruşunu o kadar hızlı kullandı ki, kimse bir şey anlamadı, hakemler bile, önce ofsayt itirazı geldi. Özbek hakem Ravsan Irmatov, video asistan hakeme başvurdu ve golü verdi. O esnada başka bir yerde de video asistan hakem uygulamasına gidilmişti. Paraguaylı Enrique Caceres 90+2’de İran lehine penaltı verince işler yine karışmıştı. İranlı Kerim Ansarifard’ın topu ağlara göndermesi İspanya’nın işine yaramıştı. Maç izlediğim ekranda gol olana kadar sık sık gösterilen puan tablosunda hep birinci sırada olan Portekiz, ikinci sıraya gerilemişti bir anda. Kalan dakikalarda İran bir gol daha atsa, ki yaklaşmışlardı, Portekiz neredeyse turnuvaya veda edecekti. İki maçta da son düdükler çaldığında İspanya grubu birinci, Portekiz ise ikinci tamamlayabilmişti. Bu sonuçlara göre Uruguay Portekiz ile, İspanya ise Rusya ile eşleşti.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/06/26/rusyanin-rakibine-var-karar-verdi

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Takip et // Follow

Açık Radyo – Efektifpas

15 günde bir her pazartesi 19.30'da, 94.9 Açık Radyo'dayız. Duyurularımızı takip etmek için Twitter hesabımızı takip edebilirsiniz...

RadyoEfektifpas

Programlarımızın tüm podcast kayıtları online olarak bulunmasa da dinlemek isteyenler için bir kaç adet program mevcut

‘Salvador’ Guti

Johan Cruyff

Arşivler

Bülent Korkmaz – 3

Tottenham Hotspurs

Nazım Hikmet Ran

HaberVesaire Spor

Video Bug Report

Açılmayan bir video varsa resme tıkla, videonun linkini yolla Teşekkürler...

Facebook Hayran Sayfası

Ekim 2021
P S Ç P C C P
« Haz    
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031