Archive | Köşe Yazıları

FIFA’nın yapısal reformları!

Dünya futbolunu yöneten FIFA geçtiğimiz günlerden Etik Kodu’nu yeniledi. İçinde yolsuzluk kelimesi geçmeyen yeniliklere, şeffaflığın önüne geçecek maddeler de eklendi. Bu sırada FBI’ın 2015 yılında başlattığı FIFA soruşturmasında Brezilyalı yönetici Marin hapis ve para cezasına çarptırıldı.

Geçtiğimiz günlerde FIFA Etik Kodu’nda yeniliğe gitti. Adına yenilik denince aklınıza elbette FIFA’nın Etik Kodu’nda iyileştirmeye gittiğini düşünebilirsiniz. Yıllardır üzerinde dolanan kara bulutları dağıtmak, üzerine çöken kötü imajı dağıtmak için atılmış iyi ve güzel bir adım olabilirdi bu elbette. Ancak her değişiklik aslında o kadar da güzel değildir.

Mayıs 2015’te FIFA toplantısında yapılan FBI baskınından sonra, ki bu muhtemelen spor dünyasının gördüğü en büyük olaydı. Bütün bu olayların yaşanmasının ardından, UEFA’nın Genel Sekreterliği’ni yapan Gianni Infantino, ‘meşhur kuracı abi’ FIFA’nın Başkanı seçilmişti. En büyük vaadi ise şeffaflıktı. Reformlar yapacaktı FIFA’da. Yaptı da. Ama yapılan değişiklikler hiç de şeffaflığı destekleyen nitelikte değil.

FIFA yaptığı değişiklikle, geriye dönük olarak işlenen yolsuzluk, zimmete para geçirme, rüşvet gibi suçların üzerinden 10 yıldan fazla süre geçmesi halinde artık zaman aşımına uğrayacağını söylüyor. Bu değişikliğin Katar’ın 2022 Dünya Kupası ev sahibi olması sürecinde yaşananların Birleşik Krallık Spor Komitesi’nin araştırılması gerektiği teklifinden hemen sonra gelmesi de, FIFA’nın yaptığı değişikliğin esas nedenleri hakkında insanı düşüncelere sevk ediyor. Henüz Katar’ın ev sahibi olacağının açıklandığı günden, 2 Aralık 2010’dan bugüne 10 yıl geçmedi, ancak bu işler de 2 Aralık 2010’da belirlenmedi. İllaki bir geçmişi vardır seçime gelene dek. Ancak FIFA’nın yaptığı bu değişiklik muhtemel soruşturmanın önünü kesercesine bir hamle olarak okunabilir.

Bugün FIFA’nın başına gelenlerin birçoğunun gerekçesi “ihbarcılık“. Elbette ki kimliğini gizleyerek ihbarda bulunmanın önüne kimse geçemez. Ancak şeffaflık vaadinde bulunarak oy toplayan Infantino FIFA Etik Kodu içerisine, “FIFA’nın ve FIFA’da çalışanların namına leke sürecek açıklamalarda bulunmak yasaktır“ ifadelerini ekledi. Bir açıdan bakarsak, FIFA içerisinde çalışan bir kişi doğru olmadığını düşündüğü bir şeyi basına açıkladığı zaman FIFA’dan uzaklaştırılacak. Hani şeffaflık?

FIFA’nın bu yapısal reformları yapıladursun, futbol sporuna gönülden bağlı olduğunu söyleyen, eski Brezilya Futbol Federasyonu Başkanı Jose Maria Marin, FIFA Yolsuzluk Davası kapsamında dolandırıcılıktan ve rüşvetten suçlu bulunarak dört yıl hapis cezası, ve toplam 4.5 milyon dolar para cezası aldı. 86 yaşındaki Marin için savcı “futbolun kanseri” tanımını yaptı. İlerleyen günlerde görülecek davada FIFA ve Güney Amerika içindeki yolsuzluklara dair daha çok kişinin ceza aldığını duyacağız gibi görünüyor.

Evet, dünya kupalarına, ev sahibi olan ülkelerdeki karnaval havasına, futbola, oyuna bayılıyoruz ama FIFA’nın da yaptıklarının yanına kâr kalmasından yana değiliz hiçbirimiz. Neredeyse 100 yıldır organize edilen ve tüm dünyanın gözlerinin üzerinde olduğu bu organizasyon artık biraz daha temiz olmayı hak ediyor. Ama mafyöz yönetim dendiğinde akla gelen ülkeye, İtalya’ya dayanan kökleri, para aklama dendiğinde de akla gelen ülkede, İsviçre’de doğmuş olması nedeniyle Gianni Infantino’dan da yaptığı bu son değişikliğin ardından ümidi kesmemiz gerek sanırım. Sâhi, kuralardaki sıcak topları da o çekmiyor muydu bir zaman?

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/08/25/fifanin-yapisal-reformlari

Kategorisi Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Kriz yoksa maç neden yok?

Kulüpler döviz kurunun dalgalanmasından en çok etkilenenler olarak öne çıkıyor futbol dünyasında. Fakat etkilenen sadece onlar değil. Yayıncılar ülke futbolu adına önemli olan maçların yayın haklarını satın almakta zorlanıyor. Bundan futbolseverler de etkileniyor. Çizilen imaj ise hiç iyi değil.

Çarşamba günü Avrupa Süper Kupası Finali maçı oynandı Estonya’nın başkenti Tallinn’de. Atletico Madrid–Real Madrid mücadelesini Türkiye’de yayınlayan kanal yoktu. Gerekçe, ani artan döviz kuru nedeniyle yayıncı kuruluştan yayın haklarının alınamamış olmasıydı. İnatçı futbolseverler olarak internet teknolojilerinin bize vermiş olduğu yetkiye ve özgürlüğe dayanarak Azerbaycan Kanalı olan CBC Sport’tan maçı 120 dakika boyunca takip edebildik. Bu sayede Azerbaycan Türkçesiyle Türkiye Türkçesi arasındaki benzerlikleri hoş telaffuzları öğrendik. Yayın hakkının alınamamış olması sayesinde”kaytarmak” kelimesinin topu uzaklaştırmak anlamında kullanıldığı, “öttürmek” kelimesinin pas vermek manasında kullanıldığı, meydanın saha, kapının kale olduğu bilgisini başka türlü de edinebilirdik pek tabii; fakat Avrupa Süper Kupası Finali’nin seneye İstanbul’da olduğunu biliyor muydunuz?

Bu finale ev sahipliği yapacak olan ülke bir önceki final maçını, üstelik Real Madrid ve Atletico Madrid arasında oynanan mücadeleyi canlı olarak yayınlayamadı. Önümüzdeki sene oynanacak final maçının heyecanını bugünden hissettiremediğin taraftarın, ülkenin, futbolseverin, günü geldiğinde bu final mücadelesi oynanırken şehirde yaşanacak 1-2 günlük festival havasını nasıl heyecanla karşılamasını bekleyebilirsin ki? UEFA Başkanı Ceferin, her ne kadar kusursuz bir organizasyonun gerçekleşeceği mesajını verse de kusur ilk günden işlendi. Bunun tabii ki tek sorumlusu TRT değil; ülkeyi ekonomik dar boğaza sokanlardır da. Ancak her ne olursa olsun TRT bu maçı ülkeyi önümüzdeki sezonun finaline hazırlayabilmek açısından yayınlamalıydı.

BEŞİKTAŞ’I SON ANDA, BAŞAKŞEHİR’İ HİÇ

Benzer bir durum perşembe akşamı da yaşandı. Beşiktaş, Avusturya deplasmanında LASK Linz takımıyla karşılaştı. Maçın başlamasının son dakikasına kadar müsabakanın hangi kanal tarafından yayınlanacağı belli değildi. Muhabir arkadaşlarımızdan öğrendiğimize göre kur sabitleme pazarlığına oturulmuş ancak Avusturya kanalı buna pek yanaşmamış. Maçın başlamasına dakikalar kala yayın hakkını satın alan TRT müsabakayı başlamasından 10 dakika sonra yayınlamaya başlayabildi. Sadece 1.5 sene önce Avrupa Ligi’nde yarı finalin kapısından dönen, Şampiyonlar Ligi’nde Türk takımları arasında grupta en çok puanı toplayan takımın maçını izleyemiyorduk az kalsın. Son dakikada TRT’ye bu maçı satın alarak yayınladığı için kendisine teşekkürü borç bilenler var; ancak her faturamdan kesinti yapan TRT bu maçı 10 dakika geç yayınladığı için ben kendisinden bir özür bekliyorum.

Başakşehir’in Burnley ile oynadığı mücadeleyi ise ‘Teletext’ yöntemiyle maç skoru yayınlayan internet sitelerine düşen haberler sayesinde takip edebildik. Düşünün ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın takımı olmaktan gurur duyan, sırtında 3. Havaalanı , önünde Türk Hava Yolları’nın forma reklamını barındıran, başkanı Erdoğan’ın uzaktan akrabası, damadı, olan Göksel Gümüşdağ’ın takımının maçını bile yayınlayacak kanal bulunamadı. Türkiye Ligi 3.’sü, 2 sene önce yani 2016’da Premier Lig’e çıkabilen ve son sezonunda Premier Lig’in 7.’si olabilen Burnley’e elendi Başakşehir. İki lig arasındaki farkı ortaya koyan maç sonunda şapkayı önümüze alıp düşünmemiz gerekenlerin olduğu bu müsabakayı izleyen olmadı.

Ekonomik krizin yaşanmadığını söyleyenler varsa hâlâ neden biz futbolseverler çarşamba ve perşembe günleri bu saydığım 3 maçı da eskisi gibi rahatça izleyemedik diye bir kez daha düşünsünler.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/08/18/kriz-yoksa-mac-neden-yok

Kategorisi Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Durduğu yerde değer kaybeden Süper Lig

Ülke futbolu batarken şimdi herkes aynı gemide. Ve her geçen gün durduğu yerde batmaya, değer kaybetmeye devam ediyor bu lig hem yöneteniyle hem yayınlayanıyla hem de sunan ve yorumlayanlarıyla…

Döviz kurundaki dalgalanma bir anda herkesin güne günaydın demeden önce, “Dolar 6, euro 7, domatesin kilosu 8 TL“ sözleriyle başlamasına neden oldu. Ali Koç’un Fenerbahçe’nın borcunu 621 milyon euro olarak açıkladığı günkü TL değeri ile bugünkü TL değeri arasındaki farkla Hırvatistan’da bir futbol kulübü alınabilir. Ancak, şu anda kur farkından dolayı sorun yaşayan tabii ki tek takım Fenerbahçe değil. Tüm Süper Lig ve 1. Lig takımları bu konunun mağduru.

21 Kasım 2016’da satıldı yayın hakları BeIN Sports’a. Sadece de Süper Lig’in değil, 1. Lig’in de yayın haklarına 500 milyon dolar + KDV ödedi. Yani hafta başına 18 maça ödenen para bu. Daha detaylı olarak konu hakkında yazdığım yazıya geri dönüp bakabilirsiniz.

ŞİMDİ HEPİNİZ AYNI GEMİDESİNİZ

Bugünlerde bazı gazetelerde ve internet sitelerinde, BeIN Sports’un yayın haklarını alırken ödemeyi o günkü kurdan sabitleyerek yapıyor oluşu “ortaya çıktı“ çıktı denilerek yazılıp yayınlanıyor. Halbuki ortaya çıkan bir şey yok. Ortada olan bir şey ortaya çıkmaz. O gün buna itiraz etmeyenler, edemeyenler veya durumun farkında olmayanlar bugün yaşanana ‘ortaya çıktı’ diyorlar ya da Katarlılar’ın kur golü diyorlar. Katarlılar o golü 1.5 sene önce attı. Asisti de, Recep Tayyip Erdoğan’ın takımının Başkanı Göksel Gümüşdağ, o dönem Kulüpler Birliği Başkanı’ydı, o yaptı. Savunmada sadece Aziz Yıldırım vardı. Katarlılar’ın attığı kur farkı golü ile bir Neymar alınabilir sanırım, en azından bir Ronaldo alınır. Detayları Cumhuriyet’ten Arif Kızılyalın yazmış.

Ülke futboluna zararı olacağı çok belliydi, kulüplerin batağa sürüklendiği açıktı. Anonim şirket olan kulüpler bu kur sabitleme teklifini kabul ederek takımlarını uğrattıkları zarardan dolayı sorumlu ve suçludurlar.

Kur farkı konusunu zamanında çok az sayıdaki gazeteci dile getirdi. Dile getirenler de şu anda BeIN Sports bünyesine geçti. Ülkedeki medya yapısı o kadar berbat bir hale geldi ki, hayatta kalmak için dün kara dediğinin bugün yanında yer almak zorunda kalabiliyorsun. Ülke futbolu batarken şimdi herkes aynı gemide. Ve her geçen gün durduğu yerde batmaya, değer kaybetmeye devam ediyor bu lig, hem yöneteniyle hem yayınlayanıyla hem de sunan ve yorumlayanlarıyla…

İSTİSMAR KARŞISINDA SUSAN İSTİSMARA ORTAKTIR

Geçtiğimiz hafta BeINSports’un kur farkı skandalından daha büyük bir skandal daha yaşandı ülke sporunda. Türk Telekom’un sponsorluğunda gerçekleşen bir basketbol yaz kampında. 11-14 yaş arasındaki çocukların katıldığı kampın son gününde kampta ‘antrenör’ ünvanıyla bulunanlar çocuklara toplu istismarda bulunuyorlar. Bu sırada video çeken çocuklar bu görüntüleri yayınlıyor. Bu, haberi sadece bazı internet siteleri, Ulusal TV, Aydınlık ve Cumhuriyet’te görebildik. Diğer spor medyalarında, önde gelen spor muhabiri ve yorumcularının dilinde, yazısında, sosyal medya paylaşımlarında göremedik, en azından ben göremedim.

Bu yaşanan olay, sıradan bir yaz kampında birkaç densizin yaptığı olaydır denilip geçilecek seviyede değil. Spor kamplarında antrenörlerin kadın erkek ayırt etmeden gerçekleştirdiği ne ilk ne de son olay. Ancak bu haber merkez medyada yer alamaz. Çünkü üç yıl boyunca basketbol liglerinin de resmi yayıncısı olarak temmuzda anlaşma sağlandı. Sıradan bir olay için koskoca kurumun itibarını zedelemeye gerek yok. Zaten kurum da gerekli açıklamayı yaptı, mağdurun yanında olacağını açıkladı. Mağdur olduktan sonra birinin yanında olmak kolay. Bundan prim de yapmak basit. Fakat bunlar için önlem alabilecek akla, iradeye sahip olmak daha mühim.

Peki onlar mağdur olmadan önce önlem almak için bu kurumlar ya da kuruluşlar neredeydi? O yaz okuluyla ihale sözleşmesi imzalayanın işine devam etmesi doğru mu? Bunları soracak spor medyasında çalışan gerçek gazeteciler nerede? Ah pardon NBA’de Draft vardı. Fenerbahçe’nin Benfica maçı daha önemliydi. Gomis’in kaprisleri her zaman 11-14 yaş aralığındaki bir çocuğun yaşadığı travmadan ve tacizden daha önemliydi çünkü.

İYİ Kİ VARIZ!

08.08.2018’de 2’nci yaşını kutlayan Gazete Duvar’ımızın doğum günü kutlu olsun! Ülkenin en karanlık, medyanın en suskun günlerinde varlığına en çok ihtiyaç duyduğumuz biçimde yayınlarına devam edebilmesi en büyük dileğimdir. Mutlu yıllar Gazete Duvar!

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/08/11/durdugu-yerde-deger-kaybeden-super-lig

Kategorisi Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

‘Ölmüş babamın hatrına imzala kontratı’

Bursaspor’un 2009 yılında gerçekleştiremediği ABD’li futbolcu Heath Pearce’ın transferi, ülke futbol tarihindeki en ilginç hikâyelerden biri. Pearce’ın yaşadığı iki günü tüm detaylarıyla onun ağzından dinledim. Başına gelenler inanılmayacak derecede şaşırtıcı.

Türkiye’de uzun süre birçok kulübün transfer sezonu sloganı “Bizde transfer bitmez”di. Fakat son güne kalan transferler de bazen son anda gerçekleşmez. Transferin gerçekleşmeme nedeni genelde kulüp kaynaklarından öğrenilir ve yazılır. Ancak pazarlığın diğer tarafındaki en savunmasız olan kişi, yani futbolcuya pek sorulmaz neler yaşandığı. Hele ki yabancıysa…

Dünya Kupası için henüz Moskova’daki ilk haftamın sonunda Amerika Birleşik Devletleri Milli Takımı eski futbolcusu ve şu anda COPA 90 US isimli dijital futbol kanalının sunucusu olan Heath Pearce ile tanıştım şans eseri. Aynı takımda top oynama fırsatım olmuştu. Maça ısınırken aramızdaki sohbet esnasında, “Sana gerçekleşmeyen Bursaspor transferimi tüm detaylarıyla anlatacağım” diyerek kendi kendine bana röportaj konusunu verdi bile.

2009 yaz transfer sezonunda Heath, Almanya’da oynadığı Hansa Rostock’la sözleşmesi bitince uzun bir süre kulüp aramış. 2010 yılında Dünya Kupası’nda milli takımda yer alabilmek için sürekli forma giyeceği, iyi seviyedeki bir takımla sözleşme yapma niyetindeymiş. Arayış da bekleyiş de son güne kadar sürmüş: “Temsilcim transfer sezonunun kapandığı son gün aradı ve ‘Bursaspor seni istiyor. Kontrat önerdiler. Hannover’e git. Ve bugün İstanbul’a uç’ dedi.” Temsilcisi o gün Londra’da olduğu için onunla gelememiş.

GERGİN BURSA YOLCULUĞU: ‘BABAM VEFAT ETTİ!’

Tek başına çıktığı yolculukta başına gelenleri aslında direkt onun anlattığı biçimde aktarmak en iyisi: “Havaalanında indim, dışarıda bekliyorum; kim olduğunu bilmediğim bir adam adımı seslendi. ‘Evet’ dedim. ‘Benimle gel’ dedi ve arabaya bindim. Yürürken bana seslenenin temsilcimin arkadaşı olan aracı kişi olduğunu anladım. Yarı Rumen, yarı Türk biriydi. Şoför ve aracı kişi de birbirlerini tanımıyordu. Onlar önde, ben arkadayım. Gerginim. Güneş batıyor. 20 dakika yolda gittikten sonra, önden sesler duymaya başladım. Aracı kişi ağlamaya başladı ama salya sümük ağlıyordu. Arkada sessizce oturuyordum. Hiç soru sormadım. Öndekiler birbirleriyle konuştular. Sonra bana döndü ve, ‘Babam vefat etti’ dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. ‘Başın sağ olsun ve yapabileceğim bir şey var mı’ diyebildim.”

AMERİKALIYA TÜRKÇE SÖZLEŞME: ‘SADECE İMZALA!’

Tanımadığı iki kişiyle geçirdiği arabada yolculuğunun sonunda vardıkları Bursa’da tesislerde karşı karşıya kaldığı durum ülkedeki transfer süreçlerine dair iyi bir ipucu veriyor: “İçeri girdiğimde Bursaspor TV oradaydı. Bana kontratı ve kalemi verdiler. Tüm kontrat Türkçe’ydi. Ve kağıdı, kalemi veren de benim temsilcim değildi. ‘Sorun yok. Her şey yolunda. İmzala gitsin’ dediler. Sonra ona baktım, ‘Çıldırdın mı? Burada ne yazdığını bile bilmiyorum’ diye cevap verdim. Ve sonra bana canlı yayında olduğumuzu söyleyip printerdan bir tane beyaz kağıt çıkarıp getirdiler önüme koydular, yayında bir şeyler imzaladığım görünsün diye ‘Sadece imzala’ dediler. Sonra imzaladım.”

VERGİ FARKI SORUNU: ‘HAYIR, VERGİYİ ÖDEMİYORUZ’

Her şey bittikten sonra pazarlığa geçilmiş; ki aslında çoktan pazarlığın bitmiş olması gerektiğinin altını çiziyor Heath. Anlaşmazlığın yaşandığı nokta, vergi konusu olmuş. ABD’li bir futbolcu eğer futbol oynadığı ülkede yüzde 38’den az vergi ödüyorsa, ABD’deki vergi oranı yüzde 38 olduğu için aradaki vergi farkı oranını ödemek zorunda. Heath bu konudaki anlaşmazlık sürecinde yaşanan stresli dakikaları aktarıyor: “Bana vergide yardımcı olacakları konusunda konuşmuştuk. Geldiğimde bu tartışma bitmiş olmalıydı. Biz uzun uzun bunu konuştuk, konuştuk. Her şey stresliydi. Biz ikimiz bir yanda, kulüpten iki kişi diğer yanda konuşuyorlardı. Vergilerden, küçük detaylardan, bonuslardan konuşuyoruz. Her şey iyi gidiyordu. Sonra ‘hayır, vergiyi ödemiyoruz’ dediler. Bunları yapmıyoruz demeye başladılar. 1-2 saat bunları konuştuktan sonra gece saat de baya ilerlemişti.”

‘S***RİM TEMSİLCİNİ!’

“Sonunda kendimi yalnız başıma otururken buldum. Aracı (temsilcimin arkadaşı), masanın diğer yanına geçmişti. 3’e tek kaldım. Aracı bir anda onların adına konuşmaya başlamıştı. Her seferinde, bana bir şey söylediklerinde, asıl temsilcimi arıyordum. Dışarı çıkıp ‘Bak bana bunu söylüyorlar, ne yapmalıyız?’ diye konuşuyorduk. Sonra içeri giriyordum, sonra onlar temsilciyle konuşuyorlardı, uzun bir süreçti. Sonunda saat gece 1-2 falan oldu, bir anlaşmaya vardık. Vergi ödemeyeceklerdi, ama bana verecekleri parayı arttıracaklarını söylediler. Pek bir problem yoktu. Bu sırada odanın diğer yanında altı adam yan yana, diğer tarafta ben, tek başıma. Sanki mahkemede ya da bir jüri karşısında gibiydim. Temsilcimi arayacağımı söyledim. Bu arada, kulüpte direktör olan biri, bunu duyar duymaz, ‘S***rim temsilcini’ dedi. Ardından da o ve üç kişi kalkıp gitti.”

Bunları ağzım açık bir şekilde dinlerken Heath yaşadıklarının şokunu tüm detaylarıyla anlatmaya devam ediyordu: “Temsilcimi arayıp ‘Ben bu işte yokum. Bana böyle saygısızlık yapan, böyle konuşan bir kulüpte nasıl oynayabilirim’ dedim. ‘S***rim temsilcini’, aynen böyle dedi. Sonra temsilcime, ‘Bu kulüpte oynamayı çok isterim. Ama içimde kötü bir his oluştu, beni burada istemediklerini düşünüyorum. Bir kulüpteki kariyerine böyle başlamak istemezsin’ dedim. İçeri girdim, ‘Üzgünüm ben yokum, bu yaşananlar benim için uygun değil’ dedim.”

DUYGUSAL BASKI: ‘BUNU RAHMETLİ BABAM İÇİN YAP!’

Sonrasında aracı ile birlikte dışarı çıkıp baş başa konuşmaya başlamışlar: “Bana, ‘Hadi, imzala şu kontratı’ dedikten sonra ona aynen şöyle dedim: ‘Bir, buraya gelmeden önce anlaştığımız şartlar ortada yok. İki, şimdi anlaşsak bile benimle çöpmüşüm gibi konuşuyorlar, davranışları hiç hoş değil. Böyle olmaması gerekirdi. Genelde bir kulübe gittiğinde seninle yakından ilgilenirler, içecek bir şeye ihtiyacın var mı, her şey yolunda mı diye bir sorarlar. Aileden biri gibi hissetmeni sağlarlar. Yaşadıklarımız böyle değildi, yalnız hissediyorum, seni tanımıyorum, onları tanımıyorum… Doğru hissetmediğim bir şeyler var’ dedim. Sonra bana dönüp dedi ki , ‘Eve elimde para olmadan dönemem. Babam öldü. Bunu benim rahmetli babam için yap!'”

Böyle bir şeyi kendisinin üzerinde baskı unsuru olarak kullanmaya çalışmasından rahatsız olsa da karşısında ilk defa gördüğü aracı kişinin neler yaşadığını anlamaya çalıştığını belirtiyor Pearce: “Ölmüş babamın hatrına imzala kontratı, demesi doğru değildi. Ardından ben kontratı imzalamayacağımı yineledim. Otele gidiyorum dedim. Her ne dersem diyeyim beni dinlemiyordu, sürekli ‘kontratı imzala’ diye yineliyordu. Toplantıya benim yanımda oturarak başlamış sonra diğer tarafa geçmiş biri, bana bu konuda baskı yapıyordu.”

İKİNCİ BİR ŞANS: ‘DURUMU DÜZELTMEK İSTİYORLAR’

Sol bek pozisyonunda oynayan emekli futbolcu, İstanbul’a gitmek için aracı kişiyle sabah 7’de lobide buluşmak üzere sözleşerek oteldeki odasına çekilmiş. Sabah lobiye indiğinde, aracı gecikmiş, taksiyle feribota yetişmişler ancak biletler bitmiş. Akşam 5’teki feribotu beklemeye karar verip otele dönmüşler. Kahvaltı ederken, biri yanına gelmiş Heath’in: “’Heath, seni sağlık kontrolüne götürmeye geldim’ dedi yanıma gelen kişi. Kimse adama sözleşmeyi imzalamadığımı söylememiş. Sonra aracı, gelen kişiye, ‘Pardon sana kimse söylememiş ama sözleşme imzalanmadı’ dedi ve o adam gitti. Kahvaltının ardından odama geçtim. Odamın kapısı çalındı. Kulübün başkanının oğlu İngilizce konuşuyordu. Her şeyi düzeltmek istiyorlardı. Ama artık 1 Eylül olmuştu. Ona dedim ki, ‘Başkana üzgün olduğumu söyler misin? Bana böyle saygısızlık yapılamaz. Bu çok yanlış. Kimse hiçbir şeymişim gibi konuşamaz’. O da, ‘Kontrat burada, çok üzgünler, seni istiyorlar’ dedi. Tekrar konuştuk, ‘hadi kontrat hazır’ dediler, ‘düzeltmek istiyorlar durumu’ dediler ve ben de dedim ki ‘sorun yok hadi gidelim…'”

‘BURSASPOR’DA OYNAYAMAYACAKSIN’

Bursaspor TV yine onları bekliyordu tabii ki ve bu sefer Heath kontratı imzalamıştı. Timsahla fotoğraf çektirmiş, isminin yazdığı formayı giyip atkıyla, bayrakla poz vermiş. Transfer bitmişti artık: “Canlı yayında herkes tebrik ettikten sonra birilerinin gelip beni yemeğe götüreceklerini söylediler. Akşam 8 oldu kimse yok, 9 oldu kimse yok. 10 oldu biri kapımı çaldı. Başkanın oğlu geldi. ‘Seninle görüşmek istiyorlar’ dedi. Bir odaya girdik. Herkes dağınık oturuyordu. Başkanın oğlu çeviriyordu. Özetle dediler ki, ‘Burada bulunmamızın nedeni sana senin Bursaspor’da oynayamayacağını söylemek’. Çünkü, Federasyon kontratı onaylamamıştı. ‘Bu yüzden Bursaspor’da oynayamayacaksın’ dediler. Medyada ne yazdı bilmiyorum o zaman, belki ‘Son dakikada pürüzler çıktı da anlaşamadık’ demiş olabilirler. Ama bana söyledikleri şey, son teslim saatinde belgeleri veremedikleriydi. Bu kadar…”

‘ŞEHİRDE HERKES ELİMİ SIKIYORDU AMA KONTRATI İMZALAMADIĞIMIZI BİLMİYORLARDI’

Heath’in sabah Bursaspor TV‘ye takımın yeni oyuncusu olarak çıkıp akşam sözleşmesinin onaylanmamasının ardından, şehir merkezinde yaşadıkları da bir hayli ilginç: “Başkan’ın oğlu benleydi, yardımcı oluyordu. Büyük meydana gittik, Ramazan ayı olduğunu hatırlıyorum, insanlar dışarıda yemek yeyip çaylarını içiyordu, tavla oynuyorlardı, ki ben de tavlayı çok severim. Meydanda nereye gidersem gideyim, herkes elimi sıkıyor, hoş geldin diyordu. Şehirdekiler yüzümü hemen tanımışlardı. Ama kimse kontratın imzalanmadığını bilmiyordu. Ne yapabilirdim, herkesin elini sıktım, gülümsedim. Ertesi gün uçağa atladım, Almanya’ya gittim. Sonra Dallas ile ve Avrupa’dan birkaç takımla pazarlık halindeydik. Milli takımda oynuyordum hâlâ, o yüzden ABD’ye gittim. Her maçta oynayıp sonraki Dünya Kupası’nda kadroda olmak istiyordum. Temsilcim son olarak ABD’deki bir takımla sözleşme imzalamamı sağladı. Sonra da onunla yolları ayırdık.”

‘EN BÜYÜK PİŞMANLIĞIM…’

Bu kötü tecrübeye rağmen Heath’in ardından, onun jenerasyonundan ABD’li Jozy Altidore, Freddy Adu, Jermaine Jones gibi birkaç futbolcu daha Türkiye’ye transfer oldu. Transfer süreçlerinde herkesin birbiriyle konuştuğunu söylüyor Pearce. Mesela Türkiye’nin oyuncuların paralarını ödemediği konusundaki bilinirliği, tüm futbolcuların bildiği bir şeymiş.

Bir başka ABD’li Jozy Altidore’un Bursaspor’a transferinin arkasında da Heath’in transfer süreci yatıyormuş: “Altidore’un benimle menajeri aynıydı. Ben Altidore’a da bütün her şeyi aynen sana anlattığım gibi detayıyla anlattım. Aynı temsilci ile çalıştığımız için de bu sefer her şeyi doğru düzgün ve daha erken yaptılar. Sonra Altidore, benim takımımla Şampiyonlar Ligi oynadı!”

Bütün bu olanları Türk insanına değili yöneticilere mâl ediyor Heath. Tüm bu yaşananların ardından sinirli değil, ancak kariyerindeki en büyük hayalkırıklığı bu transfer süreci olmuş. Gözlerinin kızarıp dolduğu anda ise ağzından çıkan cümle yürek burkucuydu: “En büyük pişmanlığım transferimin gerçekleşmediği o sene Bursaspor’un şampiyon olmuş olmasıydı. Transferim gerçekleşseydi, kariyerimdeki tek lig şampiyonluğu olacaktı.”

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/08/04/olmus-babamin-hatrina-imzala-kontrati

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Trans bayrağı Dünya Kupası’nda

Büyük spor etkinlikleri her zaman hak arayan insanların seslerini duyurmaları için önemli alanlar olmuştur. Rusya’daki Dünya Kupası’nda da cinsiyet ayrımcılığına karşı sesini çıkaran biri vardı. Kızıl Meydan’da da , Luzhniki Stadyumu’nda da transların sesini duyurmak için Sophie Cook bayrağını açtı! Bir sonraki hedefi trans birey olarak yaşadıklarını anlattığı kitabı yayınlatmak.

Dünya Kupası’nda bazı cinsiyetçi olaylar yaşandı. Bazı Güney Amerikalı turistler, dilini bilmedikleri ülkede, dillerini bilmeyen Rus Kadınlara normalde ağza alınmayacak sözler söyletti ve videoya kaydetti. Ardından da bu kişiler direkt evlerine gönderildi.

Kadınları küçük düşüren ve cinsiyetçiliği körükleyen bu olayların dışında eşcinsellerin sokaklarda ve stadyumlarda dikkat çekici biçimde görünür olmaları durumunda ne tür problemler yaşayacakları sorusu da cevap arıyordu. Rus taraftarların potansiyelinden ziyade, Rusya’da çocukları koruma niyetiyle çıkarılan yasada açık alanda hemcinslerin birbiriyle yakınlık kurması el ele tutuşması yasaklanmıştı. Ancak altını çizelim, Rusya’da eşcinsellik yasadışı bir şey değil. Moskova’da metrolarda ya da sokaklarda el ele gezen çok sayıda eşcinsel vardı.

YARATICI EYLEM ÖRNEĞI

Ülkede 2012’den itibaren ‘Gay-Pride’ geçitine ve kutlanmasına 100 yıl boyunca yasak konduğunu unutmayalım. Ne kadar FIFA Stadyumlar’da açılmasına dünya kupası boyunca izin vermişse de, sokaklarda gökkuşağı bayrağı açmak da yasak. Bu nedenle Temmuz’un ilk haftasında 6 Güney Amerikalı taraftar gökkuşağı renklerini bir araya getirecek biçimde milli takım formalarını üstlerine geçirip Moskova sokaklarında tur atıp fotoğraf çektirerek, futbol aracılığıyla yaratıcı eylem örneklerinden en güzelini sergilediler.

Benzer bir cesareti İngiltere’nin ilk trans milletvekili adayı ve Premier Lig’deki tek trans kulüp fotoğrafçısı, futbol taraftarı ve LGBTİ aktivisti Sophie Cook idi. İngiltere’nin Hırvatistan’la oynayacağı yarı final maçı için Moskova’ya gelen Sophie Rusya’ya olan gezisi bugüne kadar yaptığı korkutucu şeyler listesindeki ilk sırayı almış: “Trans birey olarak açıldıktan sonra Premier Lig’de çalışmak bundan daha kolay görülebilir. Orada da çok sayıda aşağılamayla karşılaştım. Ama Rusya’da yaşanabilmesi muhtemel şeylerin sonucu hapis cezasıyla sonlanabilirdi.”

‘FOTOĞRAFI ÇEKERKEN ZAMAN DURDU’

Kızıl Meydan’da Trans Birey Bayrağı olarak bilinen mavi pembe beyaz şeritli bayrağı açmanın kendisi için önemini vurgularken yaşadığı endişe anında zamanın durduğunu aktarıyor: “Rusya LGBT Spor Federasyonu’ndan arkadaşım Alexandr Agapov ile Kızıl Meydan’a girerken arandık. Polisin bayrağımı farkedeceğinden bir hayli korktum. Ardından hemen meydana geçtik, bayrağı açtım, pozumu verdim ancak Alexandr fotoğrafı çekene kadar nabzım hızlanmaya başladı o an sanki hiç sonlanmayacakmış gibiydi.“

Daha sonra Hırvatistan – İngiltere maçını izlemek için gittiği stadyumda da benzer bir poz veren Sophie, kendisine birkaç garip bakışın atıldığını ancak destekleyici olanların da olduğunu belirtiyor. Rusya’da geçirdiği kısa süre içinde ayrımcılığa karşı kalkıştığı bu eylemin korkutuculuğunun büyüklüğü kadar gururunu da hissettiğini ifade ediyor. Ayrıca vurguladığı önemli bir farkındalık daha var: “Batı’da olanlar için Dünya’nın bir çok yerindeki LGBTİ dostlarımıza destek olmak için keyfine vararak kullanabildiğimiz ifadeözgürlüğünün onlar için her zaman keyif alabildikleri bir durum olmadığını anlayabilmek önemliydi.”

KİTABINA DESTEK BEKLİYOR

Sophie, hayatına trans olarak devam etme kararını verdiği 2015 yılından bu yana ne tür zorluklar yaşadığını, intihardan nasıl döndüğünü, Premier Lig’deki çalışma sürecini, işçi partisinden milletvekili adayı oluş tecrübesini içeren kitabını bastırabilmek için bir bağış kampanyası başlattı. 5 bin Sterlin hedefine ulaşması için 2000 Sterlin’e daha ihtiyacı var.

5 Sterlin ile 500 Sterlin arasında yapacağını bağışa göre kitabın ana sponsoru da olabilirsiniz ya da imzalı bir kopyasının sahibi. Her şeyden önemlisi de futbolda cinsiyetçilik ile oldukça da sert bir zeminde mücadele eden Sophie’ye destek olmak.

( Bağış sayfası – https://www.indiegogo.com/projects/not-today-how-i-chose-life-books-sports#/ )

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/28/trans-bayragi-dunya-kupasinda

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Kendi kalesine golü atan Almanlar oldu

Almanya, milli takımlarının iki yıldızının Erdoğan ile fotoğraf çektirmesi sürecini çok kötü yönetti. Nereden tutsalar ellerinde kalıyordu ki en sonunda ellerinde kalan ırkçılık tartışmaları oldu. Öyle görünüyor ki 2010’da Mesut’un önderliğini yaptığı spor ve göçmen entegrasyonu politikası 8 yıl sonra ırkçılık tartışmalarıyla sona erdi.

Dünya Kupası başlamadan hemen önce Mesut Özil ve İlkay Gündoğan’ın, Recep Tayyip Erdoğan ile poz vermesi üzerine Gazete Duvar’a yazdığım yazıda bu işin ele alınış biçimiyle Almanya’nın o günden Dünya Kupası’nı kaybettiği yazmıştım. Tarihe geçen bu tartışma, tarihe geçen bir sonuca neden oldu ve Almanya daha grup aşamasını bile geçemeden kupaya veda etti. Dünya Kupası tarihinde de ilk kez böylesine bir karneyle sınıfta kaldılar.

HİSSEDİLEN IRKÇILIK

O günden bugüne yaşanan olayları ve tüm tartışmaları da ele aldığımızda özgürlük ve ırkçılık konularında da fena halde sınıfta kaldılar. Öncelikle insanlar istedikleri kişilerle görüşmekte özgürdür. Almanya hükümeti temsilcileri Türkiye’ye tank satmak için Türkiye’deki hükümetin temsilcileriyle poz verebiliyorsa, evine davet edip çay içebiliyorsa, Mesut ve İlkay da hükümetin temsilcisi ile tokalaşabilir. Ancak anlaşılan o ki hükümetin temsilcileri ile hükümetteki partinin kurucu lideri ve mevcut cumhurbaşkanı ile görüşmek farklı değerlendirmelere varabiliyormuş. Bu olayın üzerine böylesine gitmenin ırkçılığa kadar varacağını görememek için de kör olmak lazımdı. Alman medyası bu olayı o kadar çok sadece Recep Tayyip Erdoğan nefreti üzerinden değerlendirip yangına körükle gitti ki sonunda Mesut Özil yaptığı açıklamada, hem futbol federasyonu nezdinde hem de medyada kendisine yapılanlardan dolayı hissettiği ırkçı yaklaşım gerekçesiyle Milli Takım’da oynamayacağını belirtti.

SUSMASI GEREKEN SUSMADI, IRKÇILIK HORTLADI

“Özil’in İlkay’la birlikte Mayıs ayında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile çektirdiği fotoğraf hakkında şimdiye kadar konuşmaması büyük hataydı. Hafta sonunda görüşlerini uzun uzun dile getirdi. Demek söyleyecekleri vardı. Neden kendini derhal savunmadı ve Dünya Kupası sona erene kadar ağzından çıt çıkarmadı? Sükût her zaman altın değildir.” cümleleriyle yorumlamış Christine Kamm RheinPfalz Gazetesi’deki yorum köşesinde.

Sükût öylesine değerli bir altındır ki, eğer Alman medyası, Dünya Kupası öncesinde ve sırasında susmayı becerebilseydi böyle olmazdı. Sahanın en iyilerinden olmasına karşın her maçta Mesut’u günah keçisi haline getirmek, işin ırkçılığa varacağını düşünmeden her maçta Türklüğü üzerinden performans değerlendirmesi yapmak en büyük zararı veren yaklaşım oldu Almanya’ya ve bugün Almanya’da ırkçılığın konuşulmasını beraberinde getirdi. Tam da NSU davasının cezalarının tartışıldığı sırada bu konunun gündeme gelmesi çok daha iyi oldu.

ALMANYA’NIN HANGİ DEĞERLERİ?

Mesut basına direkt bir açıklama yapmadı bugüne kadar ama bu konu hakkında bir kere Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier ve bir kere de Reinhard Grindel ile görüştü Dünya Kupası öncesinde. Ve Steinmeier’in yaptığı açıklama dolaylı olarak Mesut’un açıklamasıydı aslında. Kupaya konsantre olmak için sustu. Fakat Alman medyası kupaya değil, Mesut’a ve Erdoğan’a konsantre oldu. Mesut’un bugüne kadar susmasının nedenlerinden biri de bu olayların nereye varacağını görmekti belki de. Neyi kovaladı Alman medyası böyle davranarak anlaması mümkün değil. Lothar Matthäus’un Vladimir Putin ile el sıkışması bu kadar tartışma yaratmadı. Fakat Mesut’un fotoğraf çektirmesinin bu kadar tartışılmasının en büyük gerekçesi ise ülkedeki Erdoğan nefreti. Türkiye’ye dair bir çok şeyi Erdoğan üzerinden okuması. Gerçi Almanya eski Devlet Başkanı Gerhard Schröder’in, Recep Tayyip Erdoğan’ın başkanlığını kutlamak için Beştepe’ye gitmesi Almanya’nın değerlerine olan zıtlıkla hiç değerlendirilmedi. Schröder’in Mesut kadar Almanya’nın değerlerini temsil etmediği düşünülüyor sanırım.

ALMANYA’NIN ERDOĞAN NEFRETİ

Almanya’nın Recep Tayyip Erdoğan’ı sevmediğini biliyoruz. Bu konudaki duygular zaten karşılıklı. Ancak tek bir fotoğrafı Erdoğan’a olan nefretle ve ortada olmayan bir propaganda hamlesi olarak yorumlamak sonunda Almanya’nın zararına oldu. Eğer Almanya pasaportu olan birini bir gazeteciyi, Deniz Yücel’i, hapiste rehin tutan biriyle bir başka Almanya pasaportlunun yan yana gelmesi gerçekten Almanya’nın değerleriyle örtüşmüyorsa, Almanya’nın tamamını Nazi olarak nitelemekten çekinmeyen biriyle fotoğraf çektirmek tüm ülkeyi rahatsız etmişse, yapılacak tek bir hamle vardı mayıs ayında: Mesut ve İlkay’ı kadroya almayacaktı Almanya ve bu konudaki tavrını ortaya koyacaktı. Bunu da ırkçılıkla değil “despotizm ve insan haklarını ihlal eden bir liderle poz vermek” olarak açıklayabilirdi. Ancak bunu da yapmadı veya yapamadı. Andre Schürrle ve Mario Götze’yi mevcut performanslarından dolayı kadroya almayan Löw, son 2 yıl içinde çok da üst düzey bir performans sergileyemeyen İlkay ve Mesut’u da pek tabii kadroya almayabilir ve bunu da sportif gerekçelerle açıklayabilirdi, aynı Sane’yi almadığı gibi. Bu dirayeti gösteremeyen Almanya Futbol Federasyonu’dur şu anda içinde düşülen durumun sorumlusu. Belki de Mesut’un zaten son 8 yıldır her sene Erdoğan’la görüştüğünü, son olarak da 2017’de yine Erdoğan’la Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu’nda fotoğraf çektirdiğinden haberdar olduğu için, o gün fazla ses etmediği gibi bugün de etmedi. (Gerekli fotoğrafı linkte açılan sayfada aşağı inerek bulabilirsiniz: https://www.ntv.com.tr/galeri/turkiye/bestepede-duzenlenen-29-ekim-resepsiyonundan-fotograflar,b-Cz6rmB9EKymcugdIRb2g/mZRQPGtWl0-oWRzXTXrJSQ#mZRQPGtWl0-oWRzXTXrJSQ )

EURO 2024 TEHLİKEYE GİRER Mİ?

Mesut Özil’in açıklamasında da belirttiği gibi Reinhard Grindel’in 2004’te söyledikleriyle bugün yaptıkları arasında olan bağ, bugünkü sonucun bir nedeni. Açıkça “… birçok futbolcusu 2 ülke kökenine sahip olan bir federasyonun başkanlığı yapmasına izin verilmemeli…” cümleleri ise oldukça cesur. Grindel hakkında esas problem de burada ortaya çıkabilir. Eylül’de gerçekleşecek EURO 2024 ev sahibi aday ülke oylamasında Türkiye ve Almanya iki aday ülke. UEFA bu sefer ev sahibi ülkedeki insan hakları ihlallerine de bakacağını açıklamıştı. Mesut Özil’in Almanya Futbol Federasyonu Başkanı Grindel hakkında yaptığı açıklamalar bir süreliğine Almanları bu konuda endişeye düşürmüş olabilir. Ancak Almanya Futbol Federasyonu’nun çok kültürlülüğe vurgu yaparak yayınladığı son açıklamayla bu yakıştırmalardan sıyrılmaya çalıştığı ortada. Açıklamada, Türkiye’deki basın özgürlüğü ve insan hakları ihlalleri gibi konulara değinmeleri bu yüzden. Fakat yine oy kaybettikleri aşikâr ancak önümüzdeki eylül ayındaki seçimi ne kadar etkiler göreceğiz.

ERDOĞAN OTURDUĞU YERDEN GÜLÜYORDUR

İlkay Gündoğan ve Mesut Özil, Recep Tayyip Erdoğan’ın Londra’daki fotoğrafı piyasaya çıktığında, bunun bir propaganda fotoğrafı olduğuna sanırım sadece Almanlar inandı. Ve bu yakıştırmadan sonra İlkay’ın yaptığı açıklamaya karşın bunun bir propaganda olduğuna inanmaya da devam ettiler. Hatta hâlâ buna o kadar çok inanıyorlar ki zaten Almanya’da her zaman en çok oyu alan Recep Tayyip Erdoğan ve AKP iken, son seçimlerde çıkan oy oranlarının yüksekliğini bu fotoğrafa bağlıyorlar. Bir şeyi başarmanın yarısı inanmaktan geçer ya hani. Aslında bir gıdım propaganda içermeyen bu fotoğraf ve buluşma, bu kadar yüksek inancın sonunda büyük bir Erdoğan propagandasına dönüştü. Bu sayede Almanya’da Erdoğan destekçisi de daha fazla artmış oldu. Bu Almanya’nın en büyük başarısı oldu! Erdoğan bir kelime bile etmeden Almanya’yı karıştırdı şu anda. En büyük isteği de buydu ve buna en büyük desteği de Alman medyası verdi. Şu anda Erdoğan, oturduğu yerden, her daim ırkçı olduğunu dile getirmekten çekinmediği Almanya’nın kendi kendine içine düştüğü ırkçılık tartışmalarını gülerek takip ediyordur.

Almanya ve medyası bu fotoğrafı İlkay ve Mesut’un kendi kalesine attığı gol olarak yorumlamıştı. Şu anda bu tartışmanın ırkçılık seviyesine gelmesiyle birlikte Almanya ve medyası umarım kendi kalesine attığı golün farkındadır.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/24/kendi-kalesine-golu-atan-almanlar-oldu

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Dünya Kupası’nın akılda bıraktıkları

Rusya’da 41 gün boyunca Dünya Kupası’nı yerinde takip etmek farklı bir tecrübeydi. Saha içinden çok saha dışında, sokaklardaydım. Taraftarın ruhunu, hissiyatını anlayarak yaşadığım ve aktarmaya çalıştığım geride bıraktığımız kupanın akılda kalanlarına bir bakalım.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/21/dunya-kupasinin-akilda-biraktiklari

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Bir Putin değildim, şemsiye tutanım yoktu

Gün yağmurlu başlamıştı. Moskova’da taraftar alanı tıklım tıklımdı. Maçta beklenmeyen Fransa’nın kazanması değil, Pussy Riot’un sahaya girmesiydi. Fransa’nın yıldızı Kylian Mbappe’nin de eylemcilere ‘bi beşlik’ vermesi cabası. Bir diğer beklenmeyen olay ise kupa seremonisinde yağan yağmurdu. Sözün özü Dünya Kupası finaline futbol kadar dış etkenler de damga vurdu: Pussy Riot, yağmur ve Mbappe. Metroda denk geldiğim kutlamalar Fransa Milli Takımı’nın toplumsal yansımasıydı.

Üçüncülük dördüncülük maçını St. Petersburg’da izledikten sonra gece treniyle finalin oynanacağı Moskova’ya doğru yola çıktım. Günün ve yolun yorgunluğunu trende tam manasıyla üzerimden atamasam da final günü Moskova’da olma heyecanı gerekli adrenalinle yorgunluğu unutturmuştu.

Bu sefer hiç bilmediğim yerindeydim Moskova’nın. Taraftar alanına gidiş daha uzun sürecekti. Bu nedenle maça iki saat kala yola çıkmam gerekliydi. İlk bindiğim trende Fransızlar da aynı yöne doğru yola çıkmıştı. Daha yeni geldikleri için taraftar alanına nasıl gideceklerini göstermemi rica ettiler. Artık en azından Moskova’nın metrosunu kullanırken tecrübeliydim.

Kalabalık, durak değiştikçe artıyordu. Bazı vagonlar metrobüs kalabalığından farksızdı. Her durakta taraftar sayısı da artmaktaydı. Metro koridorlarının ve tünellerinin her yanı tonlarında farklılık gösterse de ortak renklere boyanmıştı: Kırmızı, beyaz ve mavi…

TARAFTAR ALANI KAPALI!

Taraftar alanına giden Vorobyovy Gory, yani Serçe Tepesi olarak da bilinen durakta indim. Ve inmez olaydım. Orman yolundan geçip taraftar alanına gitmeye çalışırken ters yönden gelen insanları gördükçe içimdeki şüphe arttı, çünkü ters yönden gelenlerin sayısı da bir hayli fazlaydı. Güvenlik görevlisiyle konuşarak durum hakkında bilgi almaya çalıştım. “Taraftar alanı kapalı” dedi. Final gününde taraftar alanının kapalı olması gibi bir şey olamazdı ve bunu duymak biraz sinir bozucuydu. Taraftar alanının kapatıldığına inanacak da değildim. Daha önce Rusya-Uruguay mücadelesinde de aynı yerden çıktığımda aynı sözü duymuş daha sonra içeri girebilmiş bir arkadaşımdan bilgi alıp öyle bir durum olmadığını öğrenmiştim. Belki de “Buradan giriş kapalı diğer girişi deneyin” demek istemişti. Dünya Kupası’nın son gününde maçı taraftar alanı dışında izleyecek değildim. Başka bir yol deneyecektim. Üniversite durağına gittim.

Kalabalıkta bir azalma yoktu ama buradaki gönüllüler “Taraftar alanına girmek için lütfen burayı takip edin diyordu.” Bir yandan başka bir görevli başka ve yanlış bir bilgi verirken diğer yandan başka bir bilgi almak daha da sinir bozucuydu. Final için sahaya çıkacak Pogba’dan, Modric’ten daha fazla gergindim bu nedenle. Kupayı güzel bitirmek arzusunun getirdiği bir gerginlikti belki de.

GİRİŞTE KÜÇÜK ÇAPLI İZDİHAM

Ana girişe ulaştığımda, ulusal marşların okunduğunu duyabiliyordum ekrandan. Aklıma neden girişte sırada bekleyen insanlar için de bir ekran kurulmadığı sorusu geldi. Son maçtaki kalabalığın gönlünü eylemek için değil tabii. Sonuçta mütemadiyen kalabalıktı burası. İki aşamalı olarak içeri alım yapılıyordu ve o sırada maç başlamıştı. Sadece ben değil sağımdaki solumdaki her taraftar telefonlarına yöneldi en azından maçın ilk birkaç dakikasını kaçırmamak için. İlk geçiş izninde olmasa da ikinci geçiş izni verildiğinde geçebilmiştim kontrol alanına. Fakat bu geçiş bir hayli zor olmuştu. Jandarmaların kontrolünde kurulan parmaklıklarla oluşturulan ilk bekleme alanının sınırlarını arkadan yapılan fiziki baskıyla devirmek üzere olan kalabalığın içinden nasıl sıyrılıp geçebildiğim biraz muamma. Birinin yere düşüp itenlerin de onun üstüne düşmemesi ise şans. Jandarma parmaklıkları zor ayakta tutmuştu. Bu nedenle jandarma ve arkamda kalan kalabalık arasında bir kavga cereyan ediyordu az kalsın. Yanımda bir anda beliriveren 65 yaşlarındaki Perulu kadına “İyi misiniz, her şey yolunda mı? Şanslısınız bir şey olmadı.” dediğimde “Tanrı’ya şükür iyiyim” deyiverdi derin derin nefes alıp verirken.

Güvenliği geçip taraftar alanına vardığımda kalabalığın hakkını verdim ben de. Fakat kafamdaki soru cevabını bulmamıştı yine. Vorobyovy Gory’den giriş yapıldığında taraftar alanının en arkasından giriş yapıyordunuz ve zaten insanlar maçı görebilmek için ana girişin yakınında olan televizyonların civarında oluyordu. Neden ana giriş açıktı da arka giriş kapalı bilgisi yayılıyordu.

KALABALIK İŞGALCİLİĞE BAŞLADI

Neyse… Maçı izlemeye başladığımda ilk 10 dakika geride kalmıştı. Fransızlar, Hırvatlar’a teslim etmişti bu dakikalarda. Ellerine gelen ilk yan top fırsatında ise Mandzukic topu kendi ağlarına yolladı. Golü tekrarından yakalayabildim, çünkü o sırada o kalabalıkta kendime yer bulmaya çalışıyordum. Perisic’in golü sırasında ise bir Arjantinli’nin yanındaydım. Konumuz Arjantin’di!

Fransa elemişti Arjantin’i. Final maçının hakemi de Arjantinli’ydi. Sohbet edecek çok şeyimiz vardı. Sampaoli’den hiç hazzetmiyordu. Neden bu kadar kötüydü Arjantin sorusunun cevabını Messi’de aramam gerektiğini birkaç kez söyledi. Arjantin’in sahada yeteri kadar mücadele etmemesini de yıldızlardan kurulu bir takım olmasına ve kimsenin sakatlanmak istemediği için yeteri kadar sert futbol oynamadığına bağlıyordu. “Kazandıkları ve kazanacakları paraları düşünüyorlar hep” diye de ekledi. Ancak aynı ekip üç final oynamıştı arka arkaya üç büyük kupada. Bu açıdan bir örtüşmeme vardı. “2016’de hepsi bırakmıştı bence yeni bir takım kurulmalıydı o zaman” dediğimde ise “Exacto” yani “Aynen öyle!” dedi. “Eğer Arjantin’de oynayan oyunculardan bir takım kurulmuş olsaydı bu hallere düşmezdik. Hep Messi’nin arkadaşları oynadı. Yetti artık Messi!” derken Perisic’in elle müdahalesi geldi ekranlara. Arjantinli Nestor Pitana da saha kenarlarındaki ekrana bakmayı tercih etti ve penaltı kararını verdi. Maç için kırılma anıydı ve bence hatalıydı. Video Asistan Hakem konusunda Adem Erkoçak’ın son yazısındaki açıklamaları yeterli olacaktır bu konuda.

PUSSY RIOT FİNALDE BAŞ ROLDE 

İlk yarı sırasında başlayan yağmurda ıslanmıştım ve kalabalıktan dolayı da bulunduğum alanda yeteri kadar rahat değildim; bu yüzden ikinci yarıyı başka bir alanda izlemek için yer aradım. Aslında televizyon kulelerinin ve bazı stantların kurulduğu elektrik bağlantılarının yapıldığı alanlar olduğu için parmaklıklarla girişin kapatıldığı iki yürüyüş yolu arasındaki çimenlik alana çoktan oturmuş maçı izleyen taraftarların arasına katıldım. Esas ‘sahaya girenler onlardı’ diye düşünürken, sanırım tarihte nadir gördüğümüz bir ana tanıklık ettik ve final maçında sahaya bir taraftar girdiği için maç birkaç dakika durdu. Daha sonra sahaya girme eylemini Pussy Riot’ın üstlendiğini öğrendik. Ana gayelerinin, “Uydurulmuş dosyalarla hapse atılanların serbest bırakılması” mesajını tüm dünyaya yaymak olduğunu okuduk. Mbappe’nin sahaya giren eylemciyle ellerini bir araya getirmesi ne zaman gündeme gelecek ve Mbappe bir açıklama yapmak zorunda kalacak?

Bu olayın ardından Pogba durumu 3-1 yaptı bile. Maç koptu kopacak derken Mbappe dördüncü golü attı ve taraftar alanındaki Hırvatistan destekçileri alanı terk etmeye başladı. Mandzukic’in attığı gol Hugo Lloris’e muhtemelen bir altın eldiven ödülüne mal oldu.

Dakikalar 85’i gösterirken havai fişek gösterisi sırasında stadyumun uzaktan fotoğrafını çekmek üzere taraftar alanının arkasındaki tepedeki yerimi almak için dışarı çıktım. Bütün bir kupa boyunca giriş çıkışlarda değişiklik yapmayan organizasyon bu sefer değişiklik yaptığından çıkış için kullandığım sol taraftan tepeye ulaşım jandarma tarafından engellenmişti. Gerçekten son günde sinirleri test eden olaylar yaşıyordum. Neyse ki bir gönüllüye durumu anlattım ve jandarmanın arasından geçerek tepeye ulaşabildim.

Bekleyiş esnasında stadyumun etrafına çöken yağmur bulutları ve akabinde başlayan sert yağmurda (kupa seremonisinde ekranlarda gördüğünüz) elimdeki kamerayla o sis içinden görüntü almak kolay olmayacaktı. Yağmur için önlem olarak giydiğim yağmurluk bile çare olmuyordu. Elimdeki makine de ben de şeker değildik, erimezdik fakat yağmurun duracağı yoktu. Bir süre ne yapacağımı bilmez bir şekilde sanki yararı olacakmış gibi sığınacak bir yer aradım ancak ne ağaç altı, ne yağmurluk, ne da başka bir şey çare etmiyordu. Bir taraftarın etraftaki polis aracına sığınma talebi polis tarafından reddedilmişti. Metroya erişmeye çalışırken kaldırıma kurulmuş portatif tuvaletlere sığınanlar vardı. Normal bir günde içine girilmek istenmeyen plastik ve kokusuna dayanması zor olan 10 metreküplük alan bir anda kurtarıcı oluvermişti. Yollarda herkes üstünü çıkıp tişörtlerinin suyunu sıkıyordu. Ben ise kendimi yağmura ve onun rahatlatıcılığına bıraktım. Islanmıştım bir kere ve tahmin ettiğim, hayal ettiğim gibi bir final günü olmamıştı. Fakat Rusya’daki geçirdiğim her gün de hayal etmediğim ve tahmin etmediğim gibiydi ve güzeldi. Yağmurlu bir günde sonlandırdım Dünya Kupası’nı.

FUTBOL TOPLUMUN AYNASI

Napolyon Savaşları’ndan sonra ilk kez bu kadar Fransız Moskova’daydı. Fakat bu sefer bambaşka bir nedenle. Barış içinde futbolu ve coşkusunu paylaşmak için. Stadyumda oldukları için taraftar alanında az sayıda rastlayabildiğim Fransız taraftarlar, maç çıkışı metroları ‘Allez Les Blues’ tezahüratıyla inletiyordu. Yakalayabildiğim bu fotoğraf ise sahada kupayla verilen pozu düşününce, “Futbol toplumun yansımasıdır“ sözünü bir kez daha kanıtlıyordu. Umarım göçmen konusundaki politikalara da bir yansıması olur.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/16/bir-putin-degildim-semsiye-tutanim-yoktu

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Beni eve götürmeyin!

Dünya Kupası’nda turnuvanın en iyi iki takımını stadyumda izleme şansını yakalayınca, stadyum içinde kavga çıkarmaya niyetli İsveçli’nin de yakasına yapıştığım gibi yakasına yapıştım. Hazard’ın golüne değil, maç boyunca Hazard’dan bir gol bekleyen Sergei’in o golü sonunda görmesine daha çok sevindim. Puşkin’in şiirindeki gibi her şey kendi ahengideydi, İngiliz taraftarlar ise eve gitmek istemediklerini maç boyunca haykırdı!

Dünya Kupası’nda karaborsa piyasasına dair bir kaç not aktararak başlamak istiyorum. Birincisi, çok güzel işliyor. İdeali, FIFA’ya geri satmak, sonrasında da FIFA’nın bileti tekrar satmasını beklemek. Hangimiz idealini yaşıyor ki? Tabii ki sosyal medyada kurulmuş olan gruplarda bu alışverişler daha hızlı çözülüyor. Ancak elbette ki, ‘görünmez el’ piyasayı kızıştırıp arttırıyor. Final maçı biletini 4000 dolara satışa çıkaran var. Alan razı ve veren razıysa bu konuda diyecek bir şeyi olan kimse suya yazı yazmayı denese daha iyi olur.

KARABORSA İYİ İŞLİYOR

Sosyal medya gruplarına dahil olma gerekçem aslında, gideceğim şehirle ilgili bilgiler edinmekti. Şanslıysam kendime uzanacak bir yatak bulurum diye düşünmüştüm. Ama olaylar çok farklı gelişti. Sosnovy Bor’dan dönüyordum. Evvelki gece Rusya Hırvatistan’a elenmişti. Yarı finalde olmayacaktı. Biletler piyasaya düşecekti. İngiltere – Kolombiya maçına bilet bulamadığım ve gitmediğim için üzülüyordum. Moskova’da bir maç izleyememek Dünya Kupası hikayemde içimde kalacak şeylerden biri. Diğer yandan da bu güzel hikayenin güzel bir sona ihtiyacı vardı. Final maçının biletine 4000 dolar verecek değildim. O yüzden üçüncülük , dördüncülük maçını kovalamaya karar verdim. Sosyal medya grubuna turnuvanın 63’üncü maçına bilet aradığımı uygun fiyat olursa almak istediğimi yazdığım mesaja cevap geldi Vietnamlı birinden. “450 dolara veririm” dediğinde, “Olmaz 375 verebilirim” dedim ve 400’e anlaştık. FIFA’da biletin fiyatı ise 265 dolardı. Biletin fotoğrafını her türlü problem ihitmaline karşı istedim. Tatmin etti beni. Ancak içimde bir şüphe vardı elbette. Dolandırıcılık çok oluyordu böyle işlemlerde. Telefon numarası alışverişi, Sosyal medyada arkadaşlık teklifleri derken yanımda arkadaşımın da olmasının güveniyle Sosnovy Bor’da ineceğimiz durağa çağırdım Vietnamlı’yı. Tanıştık alışverişi yaptık herkes yoluna devam etti. “O kadar parayı nereden buldun” , “Vaay bak işte gazeteciler iyi kazanıyor” “Hadi yine iyisin zenginsin kardeş” diye içinden geçirenler vardır illa ki. Hayatta hepimizin belli ve kritik dönemlerde öne çıkan bir ‘ana’ sponsoru oluyor sanırım. Şanslıydım bileti bulmakta da, almakta da.

GÖNLÜMÜ ALDIN ZENİT

Zenit futbol takımının stadında oynanacaktı mücadele. Şehrin Kuzey Batısı’nda bir adacıkta yer alıyor stadyum. Her gün kullandığım tren yerine, son günümde şehri bir de otobüsle gezerek görmek iyi fikirdi. Taraftarları stadyuma götüren bedava otobüslerden birine atladım. Her yeni stadyum görüşümde içine girmesem de konumlandırmalarına hayran kalıyorum. Leipzig’in nehir kenarındaki futbol stadyumu konumlandırma olarak beni tavlaşmıştı ilk. Sonrasında, Moskova Nehri kenarındaki konumuyla Luzhniki. Ardından Volga Nehri kenarındaki yeriyle Volgograd Stadyumu. Şimdi ise birinci sıraya Zenit Arena’yı koyuyorum. Sırtını Finlandiya Körfezi’ne vermiş, Baltık Denizi kıyısındaki stadyumun şu anda gördüklerim arasında zirveye çıkmasının diğer nedeni ise burasının sadece stadyumun olduğu bir yer olmaması. Hani diyor ya Türkiye’deki kulüplerin başkanları, “7-24 yaşayacak bir stadyum inşa edeceğiz. Burası sadece futbol stadı değil etrafındaki alanla da yaşayan bir yer olacak…” işte burası öyle bir alan. Ali Sami Yen Spor Kompleksi gibi E5’in yanında rüzgarın ortasında değil. Ya da Olimpiyat Stadyumu gibi gitmek istesen de gidemeyeceğin ama gitmek istersen de Nascar yarışçısı gibi araba kullanarak gidebileceğin bir yer de değil.

STADYUM DEĞİL, SPOR PARKI

Önce yemyeşil ağaçların kocaman bir yeşillik alanın ortasından yürünüyor. Ortadaki devasa fıskiyenin hemen yanında dev oyuncakların bulunduğu bir oyun parkı var. İlerleyince sağ tarafta herhangi bir gün gelerek piknik yapabileceğiniz şehrin stresinden uzaklaşarak dinlenebileceğiniz doğal bir göl var. Stadyuma bu güzellikleri gördükten sonra girebiliyorsunuz. Ki bunlar benim sadece görebildiklerim. Stadyumun biraz daha bir dış çeperinde bir hayvanat bahçesi ve kültür parkının olduğunu da eklemeliyim. Ayrıca başka sporların da yapılabileceği alanlar ve salonlar da mevcut, bisiklet dahil. Zaten bunları gördükten sonra içinizde varsa da bir şiddet, sakince kendini yere bırakıyor. Yeşil ve toprak elektriğinizi alıyor.

Maça girmeden evvel İngilizler’e yanaştım hemen. 3’ü de Leicester taraftarı olan Ralf, Scottie ve Roger ile takımı değerlendirdik. 1990’ı da görmüşlerdi. Şimdi bir başka yarı final daha yaşıyorlardı. Takımı beğenmişlerdi, ellerinden geleni yaptıklarını gördüklerini söylediler. Maça dakikalar kala ortadaki fıskiyeli havuzun orada ayrıldım yanlarından. Herkes çılgınca fotoğraf çektiriyordu. Dünya Kupası’nın son günüydü St. Petersburg için. Güzel bir anıya ihtiyacı vardı herkesin. Ancak maça girmeden önce çantamı da bırakmam lazımdı.

AGNE VARSA BEN YOKUM!

Tahmin ettiğimden uzun bir sıra vardı çanta bırakmak için. Bir yandan da iyi oldu bu sıra. Avustralyalı Jack ile sohbete daldım. Agne Postecoglou’nu boşuna kovduklarını söylediğimde, kabullenmedi. “Eğer o takımın başında olsaydı ben buraya gelmezdim!” dedi, şaşırdım. Agne ona Avustralya Ligi seviyesinde yeterli olabilecek derecede bir çalıştırıcıydı. Dünya Kupası için takıma çok daha önemli biri lazımdı, o da Bert van Marwijk’tı ona göre. Van Marwijk ne kadar Hollanda’yı 2010’da finale taşımış olsa da sonrasında ortalarda görülmemişti. Hollanda’yı başarıya taşırken elinde en iyi jenerasyon vardı, zaten kemik kadrosunu tutan ve biraz değişiklik geçiren takım 2014’teki Dünya Kupası’nda da 3. olmuştu. Suudi Arabistan’ın hocasını alıp Dünya Kupası’na gelmek bence pek akıllıca değildi. Bu eksende ilerleyen sohbet sonrasında çantalarımızı bırakıp ayrı kapılara yöneldik.

Maç başlayalı ne yazık ki 30 saniye olmuştu içeri giriş yapabildiğimde. Merdivenlerden koşarak yolumu ve oturacağım yeri bulduğumda ekrana baktım dakikalar 3’ü gösteriyordu ve Thomas Meunier ben koltuğu bulup oturduktan 20 saniye sonra maçın ilk golünü attı! Euro 2016’da çıkışını yapan ve turnuva boyunca Belçika’nın oyun planının en önemli parçası olan PSG’li turnuvayı güzel bitirecekti.

‘YÜRÜ BE HAZARD’

Dakikalar ilerledikçe daha çok gol görürüz diye düşünüyordum. Arkamda belki 4-5 yaşlarında Sergei adında bir ufaklık vardı. Belçika takımına hayran kaldığı herhalinden belliydi. Önündeki demir parmaklığa yapışarak gözlerini ayırmadan maçı izliyordu. Top kimin ayağına gelse, annesine ve ablasına oyuncunun adını söylüyordu. “Vpered (yürü be) Hazard”

DÜNYA KUPASI’NDA KAVGA İSTEMİYORUZ

2 sıra önümde elinde, herkesin vuvuzela dediği ancak 2010 Dünya Kupası’ndan önce de tribünlerde yer alan üfleyerek ses çıkarılan o plastik kornadan olan 3 tane Rus taraftar vardı. Bir önümdeki sırada biraz sağ tarafımda ise 4 tane İsveçli vardı. İsveçlilerden biri korna sesini duydukça, sesini yükseltip “Sustur şunu” diyerek Ruslara ters bakışlar atıyordu. Gözüm ondaydı. Alkolün etkisiyle böyle davrandığı belli olsa da arkadaşlarının da onu durdurmak için bir hamle yapmaması şaşırtıcıydı. İsveçli Ruslara bağırdıkça, Ruslar da biraz inadına yapıyordu bunu. 63 maç olmuştu Dünya Kupası’nda ve ben böylesine basit bir kavga görmek istemiyordum önümde. İsveçli ayağa kalkıp Ruslara doğru bağırmaya başladığında arkasından ayağa kalkarak omzundan tuttup oturması için ittim ve, “Dünya Kupası neredeyse bitiyor ve sen kavga mı arıyorsun! Herkesin elinde var bu korna var ve yapıyorlar. Sesini ben de sevmiyorum ama senin bu yaptığın daha iğrenç! Otur ve maçın, Dünya Kupası’nın keyfini çıkar!” dedim.

ŞİİRİN İÇİNDEYDİM

Maç boyunca Meksika Dalgası’yla birlikte İzlandalılar’dan bize miras kalan ‘HUH’ ya da Balina Tezahüratı taraftarların en çok başvurduğu ortak eğlence biçimiydi. Hiç konuşmadan, sözleşmeden 64 bin insanın aynı bir şeyi yapabildiği anlar, evvelki gece St. Petersburg’da hayatını kaybedenler için toplu anıt niteliğini taşıyan sönmeyen ateşin etrafına gittiğimizde bir anda yanımıza yaklaşan Albert’in okumaya başladığı Puşkin’in şiirindeki gibiydi: Her şey kendi harmonisinde, her şey harikulade, her şey dünya ve tutkular üzerindeydi…

YÜRÜ BE SERGEİ!

Bir eksik vardı ama! Gol gelmedikçe, oyuncular savunmada top çevirdikçe, tribünlerde tezahüratların yerini yuhlamalar alıyordu. Dünya Kupası bitiyordu ve gol görmek istiyorduk haliyle. Sergei’den Maria’sına, İsveçli’sinden, Kolombiyalı’sına… Gol görmek istiyorduk. Neyse ki imdadımıza Belçika’nın maç boyunca tekrar tekrar gerçekleştirdiği kontraataklardan bir diğerinde Hazard’ın golü yetişti. Sergei sonunda golü attırdı. Ne Hazard’ın golüne, ne de maçta bir gol daha gördüğüme sevindim. En çok Sergei’in maç boyunca istediği o golün atılmış olmasına sevindim. Ufaklığın o gol geldikten sonraki gözlerindeki parıltılardı Dünya Kupası o an için. Hazard belki de farkında olmadan bir çocuğu daha futbola aşık etmişti!

Seremoni sonrasında Belçika takımı tribünleri geziyordu. Dünya Kupası bitiyordu. Kulaklarımda yankılanan, dilimden düşmeyen, her halinden işçi kültürü akan tezahüratları vardı: “Beni eve götürmeyin, lütfen beni eve götürmeyin. İşe gitmek istemiyorum! Burada kalmak istiyorum. Tüm biranızı içmek istiyorum! Lütfen ama lütfen beni eve götürmeyin!”

Not: İngilizlerin tezahüratı Billy Ray Cyrus’ın Achy Breaky Heart şarkısından esinlenilerek bestelenmiş. Kaynak: https://www.bbc.com/news/uk-england-44711734 – Şarkının orjinali:

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/15/beni-eve-goturmeyin

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

‘Altın Jenerasyon’ altın bir fırsatı kaçırmış olabilir

Belçika’nın Dünya Kupası serüvenini Belçikalı gazeteci Marc Vermeiren’le konuştuk. Vermeiren, altın jenerasyonun altın bir fırsatı kaçırdığını söylerken, “Eğer Portekiz EURO 2016’yı kazanabiliyorsa, Hırvatistan da Dünya Kupası’nda finale kalabiliyorsa, biz de EURO 2020’yi kazanabiliriz,” diye de geleceğe dair umutlu bakıyor.

Dünya Kupası’nda herkesin zihninde önemli bir iz bırakan ve şampiyon olması halinde kimsenin şaşırmayacağı Belçika, Brezilya’yı elemesine karşın Fransa duvarına çarptı ve finale kalamadı. Belçika’nın performansını, Het Nieuwsblad Gazetesi spor muhabiri Antwerpli Marc Vermeiren değerlendirdi. Vermeiren, Belçikalıların aklında tek bir soru olduğunu iletti: Adnan Januzaj İngiltere’ye ya o golü atmasaydı?

Ben de aklımdaki soruları Vermeiren’e sordum:

Turnuva öncesindeki beklentilerin nasıldı? Belçika’nın performansı beklentilerini karşıladı mı?

Turnuva öncesindeki beklentilerimi aştılar. Çok sayıda gol attılar. Çok taze bir takım vardı, çok hücumcu, aklı fikri atak yapmakta olan bir takım gördü. Bu Belçika için bir kırılma, eskiden daha savunmacı, negatif bir takımdı. Özellikle bu turnuvada spektaküler bir futbol sergilediler. En çok golü atan takım oldular bu da yeterince şeyi söylüyor.

Fransa’ya karşı yanlış giden şey neydi?

Fransa’ya karşı yanlış giden şey, sanırım bazı ana futbolcular seviyelerinin altında performans sergiledir. De Bruyne daha iyi oynayabilirdi, bence normal seviyesine çıkamadı. Lukaku da ortalıklarda görünmedi. Ama tabii ki yeterince de destek göremedi. İyi paslar alamadı. Brezilya’ya karşı alan bulunduğunda hızıyla, gücüyle nasıl durdurulamaz olduğunu gördük. İkincisi, maçların genelde neredeyse yüzde 90’ında, biraz şansın da yardımı lazım. Fransa’ya karşı şans yanımızda değildi. Japonya ve Brezilya maçlarıyla kıyaslarsak özellikle. Belçika iyi oynadı ama şansın da yardımı vardı. Özellikle Japonya’ya karşı, Vertonghen’in vuruşunun kaleye girmesi büyük şanstı aslında. Sonra maçı çevirdik. Brezilya maçında öncesinde bir topları direkten döndü, sonra kendi kalelerine gol attılar. 20’ye yakın falan şut attılar kaleye, biz 8-9 tane atmışızdır. Bence her futbol maçında şans büyük rol oynuyor. Ve Fransa karşısında ufacık bir şansımız bile olmadı diğer maçlardaki gibi. Son olarak, Fransa özellikle ilk golden sonra süper defansif oynadı. Bu bir taktiksel seçimden çok ilk golü atmalarındandı.

Belçika’yı son 4’te görmemizi sağlayan ne oldu?

Altın jenerasyonun ne zaman bir şeyler yapacağı çok konuşuluyordu. Ama ilk defa Fransa’nın ve Hollanda’nın 20 yıl gerisindeydik. Yetenekli oyuncularımız vardı, egzotik köklerimiz vardı. Yani ulusal takımda annesi Belçikalı, babası Afrikalı Moussa Dembele gibi oyunculardan bahsediyorum, karışık kökleri olan oyuncular, Vincent Kompany de öyle mesela. Genç jenerasyonlarda da iyi performanslar sergileyen takımlarımız vardı. Ama yine şans öne çıkıyor. Kimin öne çıkacağını, iyi oynayacağını tam bilemiyorsun, Hazard mesela. Şu anda milli takımda oynayan oyuncuların çoğu erken yaşta Belçika’dan ayrıldı. Diğer takımlarla aradaki farkı yaratan şeylerden biri bu oldu. Vertonghen, Alderweireld, Vermaelen Hollanda’ya gitti. Hazard, Fransa’ya gitti. Dembele de erken gitti. Diğer ülkelerdeki daha iyi koşullarda futbollarını geliştirdiler.

Roberto Martinez’in etkisini nasıl değerlendirirsin?

Yabancı bir teknik direktör olan Roberto Martinez’in katkısı hakkında konuşmak zor. Yabancı bir koç olarak, dil farklılığının yarattığı problemler olabiliyor. Ama üzerinde çok baskı hissetmiyorsun, Basınla kavgaya girmek zorunda olmuyorsun. Belçika’nın daha önceki diğer bütün koçları medyayla bu problemleri yaşadı. Martinez’in böyle bir sorunu olmadı, Fransızca ya da Felemenkçe gazeteleri okumuyordur. Belki ona söyleyen birileri vardı. Ama etkisini nasıl ölçebilirsin Martinez’in. Komik, çünkü turnuvadan önce ilk 3-4 maçta gazeteciler arasında Martinez’in taktiksel açıdan yeterli olmadığını söyleyenler vardı. Ama Brezilya maçından sonra ilk 13 dakikadan sonra taktik deha oluverdi.

Thierry Henry takıma nasıl etki etti sence?

Bu da zor bir soru. Karakteri ve oyunculuk günlerindeki tarzıyla çok büyük etkisi olması beklenirdi elbette. Takıma saha içi katkısı hakkında bir şey diyemeyeceğim.

Sence takımda parlayan oyuncular, öne çıkanlar kimdi?

Hazard tabii ki. Fellaini ve Courtois tabii ki. Fellaini, çok tartışılan bir oyuncu Belçika futbolunda. Diğer futbolcular gibi teknik açıdan harika değil. Ama güç ve kararlılık katıyor takıma. Hava toplarında en iyilerinden biri de o, uluslararası alanda da öyle. Japonya maçında oyunu değiştiren kişiydi. Brezilya karşısında da iyiydi. Fiziksel olarak herkesle eşleşip marke edebilecek biri. Pogba’dan korkmuyor mesela. Courtois, Brezilya karşısında yaptığı kurtarışlarla parladı.

Altın jenerasyon beklentileri karşıladı mı? Yetenekler gelecek mi daha Belçika’dan?

Altın jenerasyon, evet beklentileri karşıladı. Ve tabii ki biraz da şansla. Brezilya’yı yeniyorsan biraz şansa da ihtiyacın var. Ama hâlâ aklımızda bazı şüpheler var; Januzaj İngiltere’ye o golü atmasaydı nasıl bir turnuva çıkarırdık. Brezilya ve Fransa ile eşleşmeyeceğimiz yoldan finale kalabilir miydik?

Bu belki biraz bizim için kaçırılmış fırsat olarak konuşulacak yıllar sonra da. Altın Jenerasyon, altın bir fırsatı kaçırmış olabilir.

İnsanlar 2-4 yıl sonra oynayacağımız turnuvalarda bu kadar iyi olup olamayacağımızı düşünüyor. Bunu söylemek için de takımdaki oyuncuların kalıp kalmayacağına bakmak lazım. Bazıları 30’larının üzerinde olacaklar. Birkaç yıl önce 16-18 yaş grubundaki genç yeteneklerin hemen takımda oynaması gerektiğini söyleyenler vardı. Ama bunlar biraz abartılıyordu. Charly Musonda mesela. Büyük bir yetenek olması bekleniyordu. Ama Chelsea’de işler iyi gitmedi. Bunun gibi çok örnek var.

Euro 2020’yi kazanabilir mi Belçika?

Eğer Portekiz EURO 2016’yı kazanabiliyorsa, Hırvatistan da Dünya Kupası’nda finale kalabiliyorsa, biz de EURO 2020’yi kazanabiliriz.

https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/14/altin-jenerasyon-altin-bir-firsati-kacirmis-olabilir

Kategorisi Dünya Kupası Rusya 2018, Gazete Duvar, Köşe Yazıları0 Yorum

Takip et // Follow

Açık Radyo – Efektifpas

15 günde bir her pazartesi 19.30'da, 94.9 Açık Radyo'dayız. Duyurularımızı takip etmek için Twitter hesabımızı takip edebilirsiniz...

RadyoEfektifpas

Programlarımızın tüm podcast kayıtları online olarak bulunmasa da dinlemek isteyenler için bir kaç adet program mevcut

‘Salvador’ Guti

Johan Cruyff

Arşivler

Bülent Korkmaz – 3

Tottenham Hotspurs

Nazım Hikmet Ran

HaberVesaire Spor

Video Bug Report

Açılmayan bir video varsa resme tıkla, videonun linkini yolla Teşekkürler...

Facebook Hayran Sayfası

Mayıs 2021
P S Ç P C C P
« Şub    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31